Sonntag, 13. September 2020

Türkiye'de Madencilik

 Türkiye'de Madencilik

Türkiye'de Madenler


Yerkabuğunun farklı derinliklerinden çıkarılan, ekonomik değer taşıyan mineral ve elementlere maden denir.

Ülke ekonomilerinin gelişiminde maden ve enerji kaynakları bakımından zengin olmak önemli etkendir.

Çeşitli yer kabuğu hareketleri ve başkalaşma olayları sonucunda kayaçların yapısındaki minerallerin etkilenmesiyle cevher (filiz) adı verilen maden yatakları oluşur.

Madenlerin taş ve toprakla karışık halde ilk olarak çıkarıldığı duruma tuvönan cevher adı verilir.

Kayaçların içindeki minerallerin bazıları eritilerek ayrıştırıldığında çeşitli metalik madenler (demir, bakır , krom, kurşun, pirit gibi) elde edilir.

Minerallerin doğrudan maden olarak kullanıldığı metalik olmayan madenler ( mermer, fosfat, kükürt, oltutaşı, lüle taşı gibi) de vardır.

Türkiye maden yatakları, çeşitliliği fazla olan bir ülkedir. Ancak maden yatakları küçük çaplı ve dağınık haldedir.Sebebi; aynı bölgelerde sıkça görülen tektonikolaylardır.

Bu durum ülkemizdeki madencilik faaliyetlerini olumsuz yönde etkilemektedir.

BAŞLICA MADEN ÇEŞİTLERİMİZ

DEMİR

Ağır sanayinin en önemli hammaddesi olan demir, inşaat, makine ve araçların üretiminde kullanılır.

Türkiye demir rezervleri bakımından zengindir. En zengin demir yataklarımız, Divriği ve Kangal (Sivas), Hekimhan ve Hasançelebi (Malatya), Havran (Balıkesir),Torbalı (İzmir) ve Simav (Kütahya) çevresinde bulunmaktadır.

Ayrıca Kayseri, Niğde ve Adana illerinin Orta Toroslar’daki Aladağ’lara yakın kesimleri, K.Maraş, Hatay, Çamdağı ( Adapazarı) demir yatakları da önemlidir.

Çıkarılan demir cevheri Ereğli (Zonguldak), Karabük, İskenderun, Kırıkkale, Sivas ve İzmir’deki demir-çelik fabrikalarında işlenir.

2005 yılı verilerine göre 6,4 milyon ton demir üretimi yapılmasına karşılık, bu üretim fabrikaların ihtiyacını karşılayamamıştır. Bu sebeple aradaki açık dış alımla karşılanır.

Ereğli ve Karabük demir-çelik fabrikalarının kuruluş yerlerinin belirlenmesinde bu yörelerde çıkarılan taşkömürü etkili olmuştur.

İskenderun demir-çelik fabrikası için gerekli enerji kaynağı gemilerle G.Afrika Cumhuriyeti’nden gelmektedir. Liman şehri olduğundan ulaşım kolay ve ucuz.

BAKIR

Bakır yumuşak bir maden olduğundan yurdumuzda ilkçağlardan beri işletilmektedir.

Bakır, üstün fiziksel ve kimyasal özelliklerinden dolayı endüstride yaygın olarak kullanılmaktadır. Başlıca kullanım alanları; elektrik ve elektronik sanayi, inşaat , ulaşım sanayi, boya sanayi ve turistik eşya gibi.

Bakır yatakları, çoğu kez kurşun ve çinko ile birlikte bulunur. En önemli bakır yataklarımız Karadeniz Bölgesi’nde bulunur.

Murgul (Artvin), Küre (Kastamonu), Çayeli (Rize) ve Köprübaşı (Giresun) bu bölgedeki başlıca yataklardandır. Ayrıca Maden (Elazığ) ve Ergani (Diyarbakır)'de de bakır yatakları mevcuttur.

Çıkarılan bakır cevheri Samsun, Murgul ve Maden’deki işletmelerde işlenir.

Samsun’da işletmenin kurulmasında iç kesimlere ulaşımın düzgün olması etkili olmuştur.

KROM

Paslanmayan ve çok sert bir maden olduğundan, madeni eşya yapımında ve kaplamasında kullanılır.

40 milyon ton krom rezervi bulunan kromun büyük bir bölümü hammadde, bir miktarı da ferro-krom olarak ihraç edilmektedir.

Yurdumuz dünyanın sayılı krom üreticileri (Rusya, G.Afrika, Hindistan’dan sonra) arasında yer almaktadır.

Kullanım alanının yaygın oluşu nedeniyle dış piyasada her zaman alıcı bulmaktadır.

Ülkemizdeki en önemli krom yatakları; Fethiye ve Köyceğiz (Muğla), Buldan ve Acıpayam ( Denizli ), Orhaneli (Bursa), Mihalıççık ( Eskişehir ), Pozantı ve Karsantı (Adana) , Kayseri, Guleman (Elazığ) ve Kopdağı (Erzincan)’nda bulunur.
Krom madeni Antalya ve Guleman (Elazığ)’daki ferro-krom tesislerinde işlenmektedir.

BOR MİNERALLERİ

Çok geniş ve çeşitli alanlarda ticari olarak kullanılan bor mineralleri ve ürünlerinin kullanım alanları giderek artmaktadır.

Ülkemiz bor rezervi bakımından Dünya’nın en zengin yataklarına sahiptir. Bu nedenle, bor madeninin çoğu ihraç edilmektedir.

Bor madeninden elde edilen boraks ve asit borik nükleer alanda, jet ve roket yakıtında katkı maddesi olarak, ayrıca sabun, tekstil, cam, seramik ve kâğıt sanayii gibi alanlarda kullanılır.

Bor mineralleri Susurluk ve Bigadiç (Balıkesir), Emet (Kütahya) , M.Kemalpaşa (Bursa) ve Seyitgazi (Eskişehir) çevresinde çıkarılır.

Çıkarılan mineraller Bandırma (Balıkesir) ve Kırka (Eskişehir) yörelerindeki fabrikalarda işlenir.

BOKSİT (ALÜMİNYUM)

Alüminyumun hammaddesi olan boksit çok hafif olduğundan uçak sanayiinde, otomobil, ev, elektrik malzemesi yapımında kullanılır.

Boksit yatakları Seydişehir (Konya), Akseki (Antalya), İslahiye (G. Antep) ve Milas (Muğla) civarında bulunur. Buralarda çıkarılan boksit, Seydişehir alüminyum tesislerinde işlenmektedir.

BARİT

Petrol ve gaz sondajlarında baskıyı kontrol etmek ve patlamalar sırasında kuyu duvarlarını sabitleştirmekte kullanılır. Suda erimeyen bir maden olduğundan boya, deri, kimya, cam ve kauçuk sanayiinde kullanılır.

Ülkemiz barit yatakları bakımından zengin sayılır. Alanya ve Gazipaşa (Antalya) ,Elbistan (K.Maraş), Muş, G.Antep, Giresun, Çanakkale, Kocaeli ve Eskişehirçevresinde barit yatakları bulunmaktadır.

Buralardan çıkarılan barit; İzmir, İzmit, Eskişehir, Antalya ve Elazığ’daki barit unu fabrikalarında işlenir.

FOSFAT

Fosfat kayasının % 85’i gübre olarak kullanılmaktadır. % 15’lik bölümü ise yem, gıda, deterjan, alaşım metalürjisi, kağıt, kibrit, su tasfiyesi, harp sanayi ve kimya sanayinde kullanılmaktadır.

Türkiye’de fosfat yatakları sınırlı sayıda olup bunlar Adıyaman, G.Antep, Mazıdağı-Mardin, Bingöl ve Bitlis illerindedir.

Buralardan elde edilen fosfat Mazıdağı (Mardin) fosfat işletmelerinde işlenmektedir. Üretimimiz tüketimimizi karşılamamaktadır. Bu nedenle fosfat ithal edilmektedir.

TUZ

Türkiye tuz yatakları bakımından son derece zengindir. Kaya tuzu yatakları üçüncü jeolojik zamanda, kapalı göl havzalarında suların buharlaşması ile oluşmuştur.

Ülkemizde tuz denizlerden, göllerden ve kaya tuzu yataklarından elde edilir.

Deniz ve göllerde tuz elde edilen alanlara tuzla adı verilir.

Türkiye’deki tuz üretiminin çoğu, Tuz Gölü ile İzmir Çamaltı Tuzlası’ndan sağlanır.

Kaya tuzu yatakları, Çankırı, Kırşehir, Nevşehir, Kars, Erzurum ve Iğdır çevresinde bulunmaktadır.

Tuz , kimya sanayii, dericilik, konserve ve salça sanayiine kadar bir çok alanda kullanılır.

MANGANEZ

Çeliğe sertlik kazandırmak ve direncini artırmak için kullanılır.

Muğla, Denizli, Kastamonu, Ceyhan-Adana, Artvin , Rize, Trabzon, Kilis ve Sivas çevresinde manganez yatakları bulunur. İhtiyacı karşılamaz. Bu nedenle ithal edilir.

ANTİMON

Antimon, endüstride metalik ya da türevleri şeklinde kullanılmaktadır. Ancak türevleri şeklinde kullanımı çoğunluktadır.

Metalik antimon sağladığı avantajlar sebebiyle kurşun ve diğer metallerle alaşım oluşturmakta yoğun olarak kullanılmaktadır.

Akümülatör imali, lehimcilik, matbaa harfi imali, askeri amaçlı malzemeler imalinde, metal kaplamada, seramikte ve emayede yaygın olarak kullanılmaktadır.

Antimon yatakları; Balıkesir, İzmir, Kütahya ve Tokat illerinde bulunmaktadır.

CİVA

Tek sıvı madendir. Zirai ilaç yapımında, kâğıt sanayiinde, suni gübre üretiminde , boya sanayiinde , altın ve gümüş üretiminde kullanılır.

İnsan sağlığına verdiği zararlar ve çevre kirliliği oluşturması gibi nedenlerden dolayı civa işletmeleri kapanmıştır.

MERMER

Ülkemiz mermer bakımından zengindir. Madencilik sektöründe mermer ve sert taş ihracatı ilk sırayı almaktadır.

Mermerin başlıca tüketim alanları; inşaat sektörü, güzel sanatlar alanı ve dekorasyondur. En geniş kullanım alanını inşaat sektörü teşkil eder.

Mermer yataklarımızın çoğunluğu Marmara ve Ege Bölgeleri’ndedir.

LÜLE TAŞI

Eskişehir çevresinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.

Yurdumuz dünyanın en kaliteli lüle taşı rezervlerine sahiptir.

OLTU TAŞI

Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.

ASBEST (AMYANT)

Yüksek sıcaklığa dayanır. Isıya dayanıklı araç ve gereç yapımında kullanılır. Konserojen madde bulundurması nedeniyle, kullanımı sınırlandırılmıştır.

Asbestin kullanıldığı başlıca ürünler; basınca dayanıklı borular, çatı malzemesi eternit yapımında , fren balataları, çeşitli contalar, özel filtreler, kağıt ürünleridir.

Önemli asbest yataklarımız; Eskişehir, Balıkesir, Amasya, Sivas ve İskenderun – Hatay’dır.

FELDİSPAT

Seramik, fayans, cam , kaynak elektrotları ve boya sanayiinde hammadde olarak kullanılan önemli bir mineraldir.

Türkiye dünya feldispat üretiminde birinci sıradadır ve ihraç edilmektedir.

Başlıca feldispat yataklarımız; Demirci-Manisa, Simav-Kütahya, Çine-Aydın, Yozgat, Kırşehir ve Artvin yörelerindedir.

Türkiye'de Hayvancılık

 Türkiye'de Hayvancılık

HAYVANCILIK

Tarımın bir kolu olan hayvancılık ; ekonomik değeri olan hayvanların yetiştirilmesi, çeşitli şekillerde yararlanılması ve pazarlanması olayıdır. Kırsal kesimlerde hayvancılık tarımın sigortası durumundadır. İklimdeki karasızlıkların tarımı olumsuz yönde etkilemesinden dolayı. Tarım hayvancılık birbirini destekler. Örnek : Şeker fabrikaları çevresinde besi hayvancılığının gelişmesi.

Doğu Anadolu Bölgesinde iklim ve yer şekillerinin tarımsal faaliyetleri olumsuz etkilemesinden dolayı bölgede birinci ekonomik faaliyet hayvancılıktır.

Türkiye hayvan varlığı fazla olan bir ülkedir. Ancak hayvanlarımızın et, süt, yumurta, yapağı verimleri düşüktür.

HAYVANCILIĞIMIZI GELİŞTİRMEK İÇİN;

Hayvan Soyları İyileştirilmeli (Islah edilmeli)

Yerli ırklar et-süt verimi yüksek olan ırklarla melezleştirilmeli veya iyi cins hayvan ithal ederek sayısını artırmalıyız. İyi cins hayvan yetiştirmek amacıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalar başlatılmıştır. İyi cins hayvan yetiştiren çiftliklere hara denir. Örnek : Bursa-Karacabey, Eskişehir-Çifteler.

Mera Hayvancılığı Yerine Ahır Hayvancılığı Geliştirilmeli

Mera hayvancılığı otlaklarda yapılan hayvancılık şeklidir. Masrafsızdır. Ancak verim düşüktür. Bundan dolayı yem kullanımı fazla olan , fakat verimi yüksek olan ahır hayvancılığına önem verilmelidir.

Otlaklar Korunmalı

Otlaklarımız tarımda makinalaşma ile sürekli olarak daralmaktadır. Ayrıca otlaklarda aşırı otlatma sonucu otlaklar bozulmaktadır. Bu olumsuzluklar sonucunda hayvanlarımız yeterince beslenememektedir. Hayvancılığı geliştirmek için bu olumsuz durumlar önlenmeli.

Yem üretimi artırılmalı.
Erken kesim önlenmeli (süt kuzu-süt dana)
Salgın hastalıklarla mücadele edilmeli
Çiftçi eğitilmeli ve kredi desteği sağlanmalı.

*** Türkiye’de genelde mera hayvancılığı gelişmiştir. Bundan dolayı hayvancılımızın coğrafi dağılışında daha çok iklim etkilidir. Ayrıca et ve süt üretimi de iklimin etkisi altındadır.

BÜYÜKBAŞ HAYVANCILIK (Sığır, manda, at, eşek, katır, deve) SIĞIR

Büyük baş hayvanlar içinde en fazla sığır(inek, öküz ,dana) yetiştiriciliği vardır. Sığırlar içinde de en fazla inek yetiştirilmektedir. Bütün bölgelerimizde inek yetiştiriciliği vardır. Ama en fazla Doğu Anadolu Bölgesi'nde Erzurum-Kars Bölümünü ile Karadeniz Bölgesi'nin kıyı kesiminde gelişmiştir. Karadeniz Bölgesinde gelişmesi yağışların fazla olmasından dolayı gür ot ve çayırların geniş alan kaplamasıdır. Erzurum-Kars bölümünde gelişmesi yaz yağışlarıyla oluşan gür ot ve çayırlıklardır. İnek yetiştiriciliği ayrıca şeker fabrikaları çevresinde de gelişmiştir. Ş.Pancarı küspesinin hayvan yemi olarak kullanılmasından dolayı.


MANDA
Bol sulu bataklık ve göl kenarlarında beslenir. Yurdumuzda başta Karadeniz Bölgesi kıyı kesimi olmak üzere G.Marmara Bölümünde yetiştiriciliği yaygındır. Et kalitesi düşük olduğundan yetiştiriciliği fazla gelişmemiştir.

***Büyükbaş hayvancılık Doğu Bölgelerimizde mera hayvancılığı şeklinde iken Batı Bölgelerimizde ahır hayvancılığı şeklindedir.


KÜÇÜKBAŞ HAYVANCILI

KOYUN:


Bozkırların hayvanıdır. Hafif dalgalı düzlüklerde iyi yetişir. Türkiye’nin iklim şartları genelde koyun yetiştiriciliğine elverişlidir. Düşük sıcaklık sebebiyle Doğu Anadolu Bölgesinin doğusunda yetiştiriciliği gelişmemiştir. Ayrıca Doğu Karadeniz Bölümünün kıyı kesiminde, yüksek nem ve gür çayırlardan dolayı koyun yetiştirilmez. En fazla koyun yetiştiren bölgemiz Doğu Anadolu Bölgesi’dir (Bölgenin batısında) . Ayrıca İç Anadolu ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde de koyun yetiştiriciliği gelişmiştir.

Koyun Türleri

Kıvırcık: Soğuğa dayanıklı değildir. Et verimi yüksektir. Marmara ve Ege Bölgelerinde yetiştirilir.
Dağlıç: Ege ve İç Batı Anadolu’da yetiştirilir.
Karaman: Ege, İç, Doğu ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde yetiştirilir.

Sakız ve Merinos: G.Marmara Bölümünde yetiştirilir. Merinos yünü için yetiştirilmektedir

TİFTİK KEÇİSİ (Ankara Keçisi)
Tiftiği için yetiştirilmektedir. Yurdumuzda en fazla İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara- Konya çevresinde yetiştirilmektedir. Ege Bölgesi'nde Kütahya, İzmir, Afyon çevresinde, Karadeniz Bölgesi'nde Bolu-Kastamonu çevresinde ve G. Doğu Anadolu Bölgesinde ise Siirt-Mardin çevresinde yetiştirilmektedir.

KÜMES HAYVANCILIĞI ( Tavuk , horoz, hindi, kaz, ördek,devekuşu)

Kümes hayvanları içinde en fazla yetiştirilen tavuktur. Kümes hayvancılığı bütün bölgelerimizde yapılabilmektedir. Ama en fazla Marmara ve Ege Bölgelerinde gelişmiştir. İstanbul, İzmir, Manisa, Balıkesir, Ankara gibi büyük kentler çevresinde gelişmiştir.

ARICILIK

Bal, bal mumu, polen ,arı sütü elde etmek için arıcılık bütün bölgelerimizde yapılabilmektedir. En fazla Ege ve Doğu Anadolu Bölgelerinde gelişmiştir. Muğla, Manisa,İzmir, Balıkesir,Çanakkale, Ağrı, Erzurum, Hakkari, Rize (Anzer yöresinin balları çok ünlüdür.) ,Artvin , Ordu önemli bal üretim merkezlerimizdir.

Türkiye değişik iklim bölgeleri ve coğrafyasından dolayı çok zengin ve çeşitli arı florasına sahiptir. Bu özelliği nedeni ile Çin, ABD ve Meksika'dan sonra koloni varlığı açısından 3.5 milyon adet koloni ile dünyada 4. sırada yer almaktadır. Türkiye'nin toplam bal üretimi 65.000 tondur. Bunun 4.000 - 8.000 tonu dış satıma gitmektedir. Halen 38.000 aile arıcılık yaparak, bal ve diğer arı ürünlerini üretmektedir. Bu ailelerin 10.000 adedi geçimini sadece arıcılıktan sağlamakta, diğer 28.000 aile ise yan gelir olarak arı ürünleri üretmektedir.

Ancak ülkede koloni başına ortalama bal verimi 15 - 17 kg civarında olup, arıcılıkta gelişmiş ülkelerdeki verimin 1 / 3' ü kadardır.

İPEK BÖCEKÇİLİĞİ

İpek böceği yetiştirme ve kozasından ipek elde etme faaliyetidir.Dut yaprağı yemek suretiyle beslenir. En fazla G.Marmara’da gelişmiştir. Bursa, Balıkesir, Bilecik çevresinde çok gelişmiştir. İpekli dokumada ise Bursa-Gemlik-İstanbul gelişmiştir.

BALIKÇILIK

Yurdumuzun etrafı denizlerle çevrili, birçok akarsu ve tatlı su gölümüz olmasına rağmen balıkçılık gelişmemiştir.

Balıkçılığın Gelişmemesinin Sebepleri

Denizlerimizin balık bakımından zengin olmaması.
Açık deniz (Okyanus) balıkçılığının yapılmayışı.
Taşıma ve depolama imkanlarının yetersizliği.
Zararlı avlanma yöntemlerinin uygulanması (dinamit patlatma, trol avcılığı gibi)
Denizlerimizdeki kirlenmenin önlenememesi.

Balıkçılığın Türkiye’de Gelişebilmesi İçin;

Açık deniz balıkçılığı yapılmalıdır.
Tatlı su balıkçılığı teşvik edilmelidir.
Zararlı balık avlama yöntemleri önlenmelidir.
Kıyı kirlenmesi önlenmelidir.
Modern balıkçılık yöntemleri uygulanmalıdır.
Depolama ve soğutuculu araçlarla taşıma olanakları artırılmalıdır.
Kültür balıkçılığı geliştirilmelidir.

Deniz balıkçılığı: Ülkemizdeki su ürünlerinin büyük bir kısmı (% 90) denizlerden elde edilmektedir. Denizlerden sağlanan balık üretiminin % 81 ini Karadeniz, % 11'ini Marmara, % 5 ini Ege, % 3 ünü Akdeniz karşılar.

Tatlı su balıkçılığı: Bu balıkçılık akarsularda tatlı su göllerinde ve barajlarda yapılır. Eğirdir, Beyşehir, Ulubat, İznik, Sapanca, Çıldır göllerinde tatlı su balıkçılığı yapılırken, Tuz Gölü, Burdur, Acıgöl ve Van Gölü’nün akarsu ağızları dışında balık üretimi yapılamaz. Son yıllarda Keban, Karakaya, Seyhan, Hirfanlı, Atatürk gibi baraj göllerinde balık üretim çalışmaları başlamıştır.

Kültür Balıkçılığı: Son yıllarda ülkemizde temiz akarsu boylarında, özel yapılmış havuzlarda kültür balıkçılığı yapılmakta ve çoğunlukla alabalık yetiştirilmektedir

***Bodrum kıyılarında sünger avcılığı gelişmiştir.

***Japonya ve Norveç’te balıkçılık çok gelişmiştir. Sebepleri : Okyanus akıntılarının karşılaşım alanında olmasıdır.

Su Döngüsü - Dünyadaki Su Dağılışı

Su Döngüsü - Dünyadaki Su Dağılışı

Bu su kaynakları yönünden zengin görülen bölümlerde de kirlenme hızla

ilerliyor. Kullanılabilecek su potansiyeli azalıyor. Suyun maliyeti artıyor, nüfus artıkça da kişi başına düşen su miktarı azalıyor.

Son olarak ta,16-23 Mart tarihleri arasında Kyoto’da yapılan, “3. Dünya Su Forumu”nda, BM kuruluşlarından olan, “Dünya Su Değerlendirme Programı” nın başkanı Gordon Young tarafından hazırlanan “Dünya Su Gelişme Raporu”nda da benzer değerlendirmeler yer almıştır.

Gordon Young raporunda, içmesuyu olarak kullanılan, kirlenmiş akarsular ve yeraltısularının, hergün onbinlerce insanın yaşamını tehdit ettiğini bildirmekte ve her yıl 200 milyon insan kirli suya bağlı hastalıklara yakalandığını ve bunların 2.2 milyonunun da hayatlarını kaybettiklerini belirtmektedir. Bugün, 6 milyarlık dünya nüfüsunun yaklaşık % 20 sinin güvenli su kaynaklarından yoksun olduğunu söylemektedir.

Ayrıca bu raporda, dünya nüfusunun 9.3 milyara ulaşması beklenen 2050 yılına gelindiğinde, iklim değişiklikleri nedeniyle, 60 ülkedeki 7 milyar insanın su kıtlığı ile karşı karşıya geleceği belirtilmektedir..

Dünyadaki Su Dağılışı

Dünyadaki toplam suyun yaklaşık 1 386 milyon kilometre küp (332,5 milyon mil küp)’nün yani % 96’dan fazlasını tuzlu sular oluşturmaktadır. Bütün tatlı su kaynaklarının % 68’inden fazlası buz ve buzulların içinde hapsedilmiştir.

Tatlı suyun diğer % 30’u ise yer altındadır. Nehirler, göller gibi yüzeysel tatlı su kaynakları, dünyadaki toplam suyun yaklaşık % 1’inin 1/700’ü olan 93 100 kilometre küp (22 300 mil küp)’nü oluşturur.

Günümüzde su doğal kaynakların en önemlilerinden biridir. Dünyadaki nüfus artıkça suyun dağılımıda azalarak etkilenmektedir. Temiz ve içilebilir su kaynakları her geçen gün kirletilerek kullanılamaz hale getirilmektedir.

Var olan su kaynaklarının kirletilmesi, gelecekte su kıtlığının yaşanmasına neden olacaktır. İnsanların günlük kullandığı su kaynağının çoğunu nehirler ve göller oluşturduğundan, bu su kaynakalrının kirletilmesi su azlığının ortaya çıkmasını kolaylaştıracaktır. Zaten kıt olan bu kaynakların korunarak su ihtıyaçlarının bu kaynaklardan sağlanması amaçlanmalıdır.

İhtiyaçları karşılamaya uygun su miktarı Dünya'daki toplam su stoklarının ancak % 0,25'ini (binde 25'ini) oluşturmaktadır. Dünyadaki bütün suyu 4 litrelik bir bidona koyduğumuzu düşünürsek canlıların kullanabileceği su miktarı sadece 1 çorba kaşığı kadardır.

Dünyamıza baktığımızda yüzeyinde hem büyük su kütlelerini hem de kara parçalarını görürüz. Bütün dünya yüzeyinin %71 ini denizler, %29 unu karalar oluşturur. Ancak bu oran kuzey ve güney yarımkürede değişir. Çünkü buralarda kara ve denizlerin oranı farklıdır. Kuzey yarımkürede karalar %39, denizler %61 oranında yer tutar. Güney yarımkürede ise karalar %19, denizler %81 yer kaplar. Gördüğünüz gibi karaların kapladığı alan kuzey yarım kürede daha geniştir. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika, Afrika'nın büyük bir kısmı kuzey de kalır. Güney Amerika, Afrika'nın güneyi, Okyanusya ve Antarktika ise güney de kalır.

Bu farklı dağılım bir çok özelliği etkiler.

- Öncelikle iklimi etkiler. Kuzey yarımküre daha karasal bir iklime sahiptir. Bu durum kuzey de ortalama sıcaklığın 2 derece kadar fazla olmasını sağlar.

- Nüfusun büyük çoğunluğu kuzeydedir. Bu ekonomik gelişimi olumlu yönde etkiler.

- Karalar üzerindeki doğal zenginlikler, ormanlar ve yeraltı zenginlikleri kuzey de daha çoktur.

- Ulaşım olanakları ve ülkeler arası iletişim kuzey de daha gelişmiştir.

Doğal Taşlar

 Doğal Taşlar

1-KATILAŞIM (PÜSKÜRÜK – VOLKANİK) TAŞLAR :

Magmanın yeryüzünde yada yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. İki gruba ayrılırlar:

a)İÇ PÜSKÜRÜK TAŞLAR: Magmanın yeryüzüne çıkmadan, yerkabuğunun içinde soğuyup katılaşmasıyla oluşurlar. Bunlara aynı zamanda derinlik kayaçları da denir. Ör: Granit, Siyenit, Diyorit, Gabro.


İç Püskürük Taşlar-Granit

b)DIŞ PÜSKÜRÜK TAŞLAR: Magmanın yeryüzüne kadar çıkarak soğuması ve katılaşması sonucu oluşurlar. Yeryüzüne çıkan maddeler katı, sıvı ve gaz halinde olabilirler

Dış Püskürük Taşlar-Lav

LAVLAR - Sıvı olarak çıkarlar

KATI MADDELER - Ateş kırıntıları, lapilli, volkan bombaları, Anglomera

GAZ - Su, CO2 gibi

ÖZELLİKLERİ

Yapıları kristallidir.
Tabakalaşma yoktur.
İçlerinde fosil bulundurmazlar.
Kütleler halindedir.
Asitten etkilenmezler.

2) TORTUL (SEDİMANTER) TAŞLAR :

Denizlerde, göllerde, çukur alanlarda biriken maddelerin tortullaşması ve çökelmesiyle düşen taşlardır.

Tortullanma

ÖZELLİKLERİ

Kristalli bir yapıya sahip değildirler.
Tabakalıdırlar.
Fosil bulundururlar.
Tortul taşlar üçe ayrılır:

a)KİMYASAL TORTULLAR: Suyun kimyasal olarak aşındırdığı maddeleri, sıcaklığın azalması ya da içindeki CO2 nin uçmasıyla bu maddeler
birikir ve sonuçta kimyasal tortullar oluşur. Ör: Traverten, sarkıt, dikit.

b)FİZİKSEL TORTULLAR: Akarsular, rüzgârlar, buzullar gibi dış kuvvetlerin taşları aşındırıp taşıması ve çukur alanlarda biriktirmesi sonucuyla oluşurlar. Bu taşlar suda eriyik halde bulunan tabii çimento ile birbirine yapışırlar ve mekanik tortullar oluşur. Kil taşı, kumtaşı, konglomera buna örnektir.

c)ORGANİK TORTULLAR: Ölen canlıların üst üste birikerek katılaşması sonucu oluşan taşlardır. Örnek: Taşkömürü, Linyit, mercan kalkeri, tebeşir dir.

NOT: Petrol, linyit ve kömür dışındaki bütün madenler volkanik kökenlidir. Kömür ve petrol ise organik kökenlidir.

3) BAŞKALAŞIM(Metamorfik) TAŞLARI :

Tortul ve volkanik taşların aşırı basınç ve sıcaklık altında katılaşmasıyla oluşurlar. Bu taşlar eski özelliklerini kaybederek, yeni özellik kazanırlar.

Başkalaşım Taşlar


PÜSKÜRÜK KAYAÇLARIN ÖZELLİKLERİ

Katılaşım Kayaçlarının Kullanımı

Birçok katılaşım kayacı sert, yoğun ve dayanıklı olduğu için tarihi devirlerde insanlar tarafından yaygın olarak kullanılmıştır. Önceleri volkan camı parçaları ok ve mızrak ucu olarak kullanılmış, daha sonra ise heykel yapımında ve konut yapımında katılaşım kayaçları kullanılmıştır. Bugün de özellikle iç püskürük kayaçları işlendikten sonra zemin kaplaması olarak tercih edilmektedir. Ayrıca sünger taşı hafif olduğu için, perlit ise ısı yalıtımına uygun olduğu için inşaatlarda yaygın olarak kullanılmaktadır.


2. TORTUL KAYALAR (Sedimanter Kayaçlar)

Yeryüzünde bulunan kayaçların tümü dış kuvvetler tarafından ayrıştırılarak tahrip edilmektedir. Erozyon, akarsular ve rüzgârlar yardımıyla parçalanarak ayrışmış olan bu kaya parçalarının taşınmasıdır.

Kaya parçacıklarını taşıyan akarsu ya da rüzgâr gücünün tükendiği yerde bu tortulları

biriktirmeye başlamaktadır. Şayet taşıyıcı güç su ise tortulları ve kaya parçalarını göl ya da denizlere ulaştırmaktadır. Tortular taşınıp biriktirildikten sonra çimentolaşma süreçleri ile tortul kayaçlar meydana gelmektedir.

Tortulanmada kaya parçalarının yanında canlı kabukları, bitki artıkları ve diğer canlı artıktan da birikmektedir. Zamanla bu canlı artıkları tortul kayalar içindeki fosilleri oluşturmaktadır.

Gevşek olan tortul tabakalar, milyonlarca yıllık dönemde üzerlerine gelen diğer tabakaların ağırlığı altında kalarak sıkışmaktadır. Üst üste biriken tortullar yeni tabakalar oluşturmakta ve bu tabakalar, alttakileri sıkıştırarak yoğunluğunu artırmaktadır.

Tortulanma alanlarında yoğunlaşma ile birlikte su içerisinde eriyik halde bulunan mineraller tortulların arasına sızmaktadır. Çimentolaşma suda çözünmüş olan minerallerin tortulların arasında kristalleşerek onları birbirine bağlaması işlemidir.


Tortul kayaçlar, kayacı oluşturan tortul tipine göre sınıflandırmaktadır. Kırıntılı (mekanik), organik ve kimyasal olmak üzere üç büyük grup tortul kayaç vardır. Bu tortul kayaç gruplarının her biri farklı süreçlerden geçerek oluşmuştur.

TORTOL KAYAÇLARIN ÖZELLİKLERİ

Kristalli bir yapıya sahip değildirler.

Tabakalıdırlar.

Fosil bulundururlar.


a. Kırıntılı Tortul Kayaçlar

Dış kuvvetlerin etkisiyle parçalanan diğer kayaçların oluşan kırıntıların bir araya

gelerek çimentolaşması sonucunda kırıntılı tortul kayaçlar oluşmaktadır. Tortullar

arasına giren çimento ise kil ya da kalkerdir.Kil parçacıklarının taşlaşmasıyla kil taşı, kum taneciklerinin taşlaşmasıyla kumtaşı,çakılların taşlaşması ile de konglomera oluşmaktadır.

OKYANUSLAR

 OKYANUSLAR

    Okyanuslar kıtaları birbirinden ayıran engin, açık denizlerdir1. Yeryüzünün yaklaşık üçte ikisini (%70) kaplarlar ve bu alanın yaklaşık yarısında su seviyesi 3000 metrenin üzerindedir.

    Okyanus kelimesi Yunanca "nehir" anlamına gelen "Okeanos"'dan gelmektedir, Yunanlılar Cebelitarık Boğazı'ndan gelen güçlü akıntıyı fark etmişler ve bunun bir nehir olduğunu düşünmüşlerdir.

    Dört milyar yıl önce Dünya yüzeyi suyun sıvı olarak kalmasına olanak tanımayacak kadar sıcaktı. Su,uzayda yok olmak üzere volkanik gazdaki buhar olarak püskürürdü. Yaklaşık 3.85 milyar yıl önce dünya soğuyarak içinde buharında yer aldığı bir volkanik gaz atmosferi oluşturdu. Daha sonra su yoğunlaşmaya başladı ve okyanuslar oluştu. Okyanusların oluşmasından bu yana yağmur toprağa düşmekte ve kayalardaki tuzu denizlere taşımaktadır. Bu nedenle deniz suyu tuzludur. Ortalama olarak okyanus ağırlığının %2.9'unu tuz oluşturur.

    Denize baktığımız, tekneyle açıldığımız veya yüzdüğümüz zaman suyun bir yüzeyi olduğunu biliriz. Ancak; okyanusların ortalama derinliği 5.000 metre civarındadır ve en derin okyanus çukuru 11.000 metreye ulaşır. Everest Tepesi, bu dip derinlikten daha kısadır (iki kilometreden daha fazla). Okyanusun üst birkaç metresi, tropikal bölgelerde 26 santigrat derece sıcaklığında olabilir. Isıyı, gün boyunca güneş ışığından alır ve geceleri atmosferi ısıtırlar. Okyanusun bu katmanı, atmosferin tamamından daha fazla ısı içerir.

    Kıtalar arasındaki büyük çukurlarda kalan geniş ve derin su kütlelerine okyanus denir. Deniz ise karalar arasına veya kenarına sokulmuş kollardır. İç deniz karaların çok fazla içlerine sokulmuş kollardır. Kıtaların kenarında bulunan, okyanuslarla çok daha geniş alanlarda bağlanan denizlere kenar deniz adı verilir.

    Okyanuslar denizlere göre çok daha geniş ve derindir. Dünya üzerinde üç büyük okyanus vardır. Bunlar Amerika kıtaları ile Asya ve Okyanusya arasında bulunan Büyük okyanus,Amerika kıtaları ile Avrupa ve Afrika arasında bulunan Atlas okyanusu, Asya’nın güneyi, Afrika ve Okyanusya arasında ise Hint okyanusu yer alır. Bu okyanuslar güney yarım kürede Antarktika çevresinde birleşerek tek bir su kütlesi oluştururlar

    Büyük Okyanus(Pasifik Okyanusu): Amerika ve Asya kıtaları arasında bulunan dünyanın en büyük okyanusudur. İsmini İspanya krallığı adına Dünya'yı dolaşan Portekizli denizci Ferdinand MAGELLAN vermiştir. MAGELLAN, günler süren zorlu ve fırtınalı şartlar altında adını verdiği Magellan Boğazından geçip
    bu okyanusa açıldığında, fırtınaların dinmesinden ve kendisini sakin suların karşılamasından dolayı Portekizcede "sakin" anlamına gelen "Pasifico" kelimesinden yola çıkarak okyanusa bu ismi vermiştir. 179.7 milyon kilometrekare yüzölçümüne sahip olan bu okyanus, neredeyse Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu'nun toplamı kadardır. Kapladığı alan dünyadaki toplam karaların alanından biraz daha büyüktür. En derin yeri 11.034 metre ile Mariana Çukuru olup burası aynı zamanda Dünya'daki en derin noktadır.


    Atlas Okyanusu (Atlantik): Büyük Okyanus'tan sonraki en büyük ikinci okyanustur. Bir zamanlar tek parça olan ata kıtanın bölünmesiyle oluşmuş olup, Avrupa ve Afrika'yı Amerika Kıtası 'ndan ayırır. Yan denizleri ile birlikte (Akdeniz, Kuzey Denizi ve Baltık Denizi) 106,2 Mil. km² alana sahip olup, yeryüzünün beşte birini kaplar. 3314 metre ortalama derinliği bulunan okyanusun en derin noktası Porto Riko Çukuru’dur.
  Hint Okyanusu: Kuzeyde Asya, batıda Afrika ve Arabistan Yarımadası, doğuda Malezya Yarımadası, Sunda Adaları ve Okyanusya tarafından çevrilen, dünyanın üçüncü büyük okyanusudur. Dünya sularının %20'sini kapsar. Afrika'dan Avustralya'ya kadar okyanusun genişliği 10.000 kilometre kadardır. Bu alanda yaklaşık olarak 73.566.000 km² yer kaplar.

  Hint Okyanusu :Asya, batıda Afrika ve Arabistan Yarımadası, doğuda Malezya Yarımadası, Sunda Adaları ve Okyanusya tarafından çevrilen, dünyanın üçüncü büyük okyanusudur. Agulhas Burnu'nun güneyinde 20° doğu boylamının geçtiği yerde Atlas Okyanusu'ndan; 147° doğu boylamının geçtiği yerde de Pasifik Okyanusu'ndan ayrılır. En kuzeyde Basra Körfezi'nde, 30° enlemine kadar uzanır.Dünya sularının %20'sini kapsar. Afrika'dan Avustralya'ya kadar okyanusun genişliği 10.000 kilometre kadardır. Bu alanda yaklaşık olarak 73.566.000 km² yer kaplar. Hacminin yaklaşık olarak 292.131.000 km³ olduğu tahmin edilmektedir.

  Arktik Okyanusu: Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın kuzeylerinde yer alan, Kuzey Kutubu'nu kapsayan, buzlarla kaplı bir okyanustur. Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO) tarafından okyanus olarak kabul edilmektedir (Arctic Ocean). Yüzölçümü 14.090.000 km² olan devasa bir alandır. Diğer okyanuslara göre sığ olup, en derin noktası 4.665 m, ortalama derinlik 1.038 m'dir. Rusya, ABD, Kanada, Grönland, Norveç ile kıyıları vardır.

    Akdeniz :Atlas Okyanusu'na bağlı, kuzeyinde Avrupa, güneyinde Afrika, doğusunda Asya kıtaları bulunan deniz. 2.5 milyon km² bir alan kaplayan deniz Cebelitarık Boğazı ile Atlas Okyanusu'ndan, Süveyş Kanalı ile de Kızıldeniz'den ayrılır.

    Karayip Denizi :Meksika Körfezi'nin güneydoğusunda Atlas Okyanusu'nun uzantısı olan bir denizdir. 2.754.000 km²lik yüzölçümüyle Karayip Denizi dünyanın en geniş tuzlu su denizlerinden biridir. Denizin en derin noktası Küba ile Jamaika arasında olup derinlik 7.686 metredir. Karayip kıyıları birçok koy ve körfeze sahiptir. Honduras, Venezuela ve Darien Körfezi bunlardan en önemlileridir.

  Güney Çin Denizi :Çin'in güneyinde bir kapalı deniz. Büyük Okyanus'a bağlıdır. Sınırlarını batıdan Malakka Boğazı, doğudan Tayvan Boğazı çizer. Malakka Boğazı ile Büyük Okyanus'dan ayrılır.

    Bering Denizi : Kuzey Büyük Okyanus'undan, Alaska Yarımadası ve Aleutian Adaları'nın ayırdığı büyük su kütlesi. İki milyon km² yüzölçümüne sahiptir.
    Doğusunda ve kuzeydoğusunda Alaska, batısında Sibirya ve Kamçatka Yarımadası, güneyinde Alaska Yarımadası ve Aleutian Adaları ile çevrilidir. Kuzeyindeki Bering Boğazı vasıtasıyla, Kuzey Buz Denizi'ndeki Çukçi Denizi'nden ayrılır. İsmini, kaşifi Danimarka'lı seyrüseferci Vitus Bering'den almıştır.

    Bering denizi ekosistem kaynaklarını "Donut Hole" de uluslararası sularda olduğu kadar ABD ve Rusya'nın yetki nüfusunu da ihtiva eder. Birbirini etkileyen akımlar arasında Buz denizi ve hava,dinç,kuvvetli,enerjik ve üretici ekosistem yaratır.

  Meksika Körfezi :Kuzey Amerika kıtası tarafından neredeyse tamamen kapatılmış büyük bir su kütlesidir.

    Körfezin doğu, kuzey ve kuzeybatı kıyılarında Amerika Birleşik Devletleri bulunur. Güneybatı ve güney kıyılarında ise Meksika vardır. Meksika körfezi, Atlantik Okyanusu'na Amerika ve Küba arasındaki Florida boğazlarıyla ve Karayip Deniziyle de Meksika ve Küba arasındaki Yucatan Kanalıyla bağlanır.

    Okhotsk Denizi :(Rusça : Охо́тское мо́ре) Büyük Okyanus'un bir uzantısıdır, Avrupa'lılar tarafından ilk keşfi Rus kâşifler Ivan Moskvitin ve Vassili Poyarkov tarafından olmuştur. Okhotsk Denizi Soğuk Savaş boyuncada İngiliz donanmasının bir çok başarı kazandığı bir yerdir.

    Doğu Çin Denizi : Çin ve Kore kıyılarında, Ryukyu ve Kyushu Adaları ile Pasifik Okyanusu'ndan ayrılan, Büyük Okyanus'unun bir kolu. 1,249,000 km² lik yüzölçümüne sahip olan deniz, Çince'de Doğu Denizi olarak adlandırılır.

    Deniz, doğuda Büyük Okyanus, kuzeyde Güney Kore, güneyde Tayvan ve batıda Çin ana toprakları ile çevrilidir. Yangtze Nehri, denize dökülen en önemli akarsudur.

    Denizin en önemli adası Tong Adası olup, su altında pek çok resif bulunur. Denizin ekonomik kullanım hakkı içinde Çin, Japonya ve Güney Kore arasında bir takım anlaşmazlıklar vardır. Çin ve Japonya arasındaki anlaşmazlıklar, Çin'in varlığını keşfettiği doğalgazın kullanım hakkından kaynaklanır. Çin ve Güney Kore arasındaki anşalmazlık ise Güney Kore'nin üzerine bir doğal araştırma istasyonu kurduğu Socotra Kayalıkları'dır.

    Hudson Körfezi :1,230,000 km²lik alanı ile geniş bir yer kaplayan, Ontario, Quebec, Saskatchewan, Alberta, Manitoba, Minnesota ve Nunavut şehirlerinin kıyısında bulunduğu, Atlas Okyanusu'nun bir uzantısıdır. Körfezin ismi, 1610 yılında bir gemi seyahati sırasında onu bulan Henry Hudson'ın adından gelmektedir.

    Hudson Körfezi'nin tuzluluk oranı dünya okyanuslarından daha düşüktür, bunun sebebi körfezin yılın büyük bir bölümü buzullarla kaplı olması ve bir çok tatlısu ırmağının sularını buraya dökmesinden kaynaklanır. Körfez içerisinde birçok ada vardır, körfezdeki çoğu ada Nunavut şehrine bağlıdır. Tanınmış bir grup ada is Belcher Adaları olarak adlandırılır.

    Japon Denizi :Büyük Okyanus'unun batıdaki bir uzantısıdır. Japonya, Rusya ve Kore tarafından kuşatılmış ve etrafı neredeyse tamamen karalar ile çevrilidir. Akdeniz gibi küçük bağlantılar ile okyanusa açılır. Japon Deniz'ni Büyük Okyanus'unda bağlayan 5 küçük boğaz vardır. En derin noktası 3,742 metredir. Ortalama derinlik ise 1,752 metre olup yüzölçümü 978,000 km²dir. Balıkçılık açısından denizin Japonya ve Kore için büyük önemi vardır. Kıyısı olan 4 farklı ülkenin verdiği 4 farlı ismi vardır :

    * Japonya 日本海 / にほんかい (Nihonkai)
    * Kuzey Kore 朝鮮東海 / 조선동해 (Coseon Donghae)
    * Güney Kore 東海 / 동해 (Donghae)
    * Rusya Япо́нское мо́ре (Yaponskoye more)

    Andaman Denizi :Hint Okyanusu'nda Andaman ve Nicobar Adaları adalarının doğu kıyılarıyla Myanmar ve Tayland'ın batı kıyıları arasındadır. Güneyinde Endonezya'nın Sumatra adası bulunur. Kabaca doğudan - batıya 650 kilometre genişliğinde, kuzeyden güneye 1.200 kilometre uzunluğundadır. Yüzölçümü yaklaşık 797.700 kilometrekaredir. En derin noktası 3.777 metre olan denizde ortalama derinlik 870 metredir.

    Kuzey Denizi :İngiltere ile Avrupa kıtası,arasındaki deniz. Atlantik Okyanusu'nun kuzey-doğu uzantısıdır. Kuzey Denizi'ni Büyük Britanya Adası Shetland ve Orkney Adaları ile Avrupa yakasında Danimarka, Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa’nın bir kısmı çevirmiştir.

    Kızıldeniz : Afrika ile Asya (Arap Yarımadası) arasında yer alan, Hint Okyanusu'na bağlı bir denizdir. Uzunluğu 2000 km. civarı olup, bazı kaynaklarda 1900 km. veya 2350 km. diye geçmektedir. Kuzeyde Mısır'daki Süveyş Kanalı ile doğal olmayan yoldan Akdeniz'e bağlanmıştır; güneyde ise Arap Yarımadası ucunda Babü'l Mendep (Bab el Mendeb) boğazı ile Hint Okyanusu'na bağlanır. Kızıldeniz kuzeyde Sina Yarımadası ile ikiye ayrılır; kuzeydoğuya doğru Akabe Körfezi, kuzeybatıda ise Süveyş Körfezi vardır.

    Kızıldeniz'in isminin, mevsimlik olarak coğalma patlaması yasayan Trichodesmium erythraeum adlı alg türlerden kaynaklanır ayrıca etrafındaki kıyılarda yer alan mineral bakımından zengin kızıl renkli dağlardan doğmuş olabileceği tahmin edilen bazı düşüncelerdendir. Denizaltı yaşamına ve üremeye elverişli sıcaklığa sahip olduğundan çok sayıda deniz canlısı barındırmaktadır. bunun sebebi ise zemindeki buyuk sırtda olusan yarık kısmın yeraltından gelen magma ile dolmasıdır. Bu lavlar cok fazla 1.üretici konumunda bulunan bitkisel planktonlar icin besin kaynagı oluşturmaktadır. Tuzluluk %040 ile oldukça yüksektir.

  Baltık Denizi : Kuzey Avrupa'da 53° ile 66° kuzey enlemleri ve 20° ile 26° doğu boylamları arasında yer alır. Kuzeyinde Botni Körfezi yeralır.

    Baltık Denizi, Beyaz Deniz'e Beyaz Deniz Kanalı ve Kuzey Buz Denizi'ne Kiel Kanalı ile bağlanmıştır.

    Rusya'nın St. Petersburg şehrine kıyısı vardır, kış aylarında donan bu deniz üzerinde yürümek hatta araba sürmek mümkündür.

HARİTA BİLGİSİ(Kartoğrafya)

 HARİTA BİLGİSİ(Kartoğrafya)

HARİTA BİLGİSİ


Yeryüzünün tamamının ya da bir bölümünün, kuşbakışı görünüşünün, belli bir ölçek dahilinde küçültülerek, bir düzlem üzerine aktarılmasıyla elde edilen çizime harita denir.
Bir çizimin harita özelliği taşıyabilmesi için gerekli olan koşullar şunlardır:
1. Kuşbakışı olarak çizilmiş olması
Haritası çizilen alanın tam tepeden görünüşü kuşbakışı olarak adlandırılır. Haritaların çiziminde tepeden görünüm sağlanamaz ise yeryüzü şekillerinin biçimlerinde, boyutlarında ve birbirlerine göre uzaklıklarında değişmeler olur.
2. Ölçekli olması
Haritalardaki küçültme oranına ölçek denir. Bir başka ifade ile harita üzerindeki uzunlukların gerçek uzunluklara olan oranıdır.
a. Kesir ölçek: Küçültme oranı kesirli sayılarla ifade edilen ve haritalarda en çok kullanılan ölçeklerdir. 1/500, 1/5.000, 1/50.000, 1/500.000 gibi.
Kesir ölçeklerde pay her zaman 1 dir. Paydada yer alan sayı ise, haritası çizilen alanın kaç defa küçültüldüğünü gösterir.
b. Çizik (Grafik) Ölçek: Eşit dilimlere ayrılmış bir çizgi üzerinde harita üzerindeki uzunlukların gerçek uzunluklara oranının gösterildiği ölçeklerdir.
Herhangi bir yerin, kuşbakışı görünüşünün ölçeksiz ve kabataslak olarak bir düzleme aktarılmasına kroki denilmektedir. Harita ile kroki arasındaki fark, krokinin ölçeksiz, haritanın ise ölçekli olmasıdır.
3. Bir düzleme aktarılmış olması
Dünya’nın kutuplardan basık, Ekvator’dan şişkin kendine has küresel bir şekli vardır. Dünya’nın küresel yüzeyi düzleme aktırılırken bazı güçlüklerle karşılaşılır. Bunun nedeni, küresel yüzeyin düzleme aktarılmasının geometrik açıdan imkânsız olmasıdır. Buna bağlı olarak haritalar çizilirken, kara ve denizlerin yerküre üzerindeki biçimleri ve genişlikleri tam olarak yansıtılamamakta ve boyutlarında gerçeğe uymayan bozulmalar olmaktadır. Haritalarda görülen ise, gerçeğin az ya da çok benzeridir.
Harita çizimindeki zorluklar dikkate alınarak bazı metodlar geliştirilmiştir. Buna projeksiyon (izdüşüm) yöntemleri adı verilir.
Projeksiyonlar, izdüşüm (Yükseltinin sıfır m. kabul edilmesi) esasına göre çizildiğinden, yükseltinin fazla olduğu yerlerde ve ülkelerde izdüşüm alan ile gerçek alan arasındaki fark artar.
Türkiye’de, izdüşüm alan ile gerçek alan arasındaki farkın en fazla olduğu bölgeler Doğu Anadolu ve Karadeniz, en az olduğu bölgeler ise Marmara ve Güneydoğu Anadolu’dur.
Başlıca projeksiyon yöntemleri şunlardır:

Silindir Projeksiyon: Ekvator ve çevresindeki bölgelerin çiziminde kullanılır.
Konik Projeksiyon: Kutuplar ve çevresindeki bölgelerin çiziminde kullanılır.
Düzlem (Ufki) Projeksiyon: Bu projeksiyonla elde edilen haritalarda biçim ve alan bozulmaları çok fazladır. Bu haritalar daha çok denizcilik ve havacılıkta kullanılır.

HARİTA ÇEŞİTLERİ

A. KULLANIM AMAÇLARINA GÖRE HARİTALAR

1. İdari ve Siyasi Haritalar
Ülkelerin başka ülkelerle olan sınırlarının gösterildiği haritalara siyasi haritalar adı verilirken, ülkelerin kendi içerisindeki illeri, eyaletleri, bölgeleri gösteren haritalara idari haritalar denilmektedir.
2. Beşeri ve Ekonomik Haritalar
Nüfus, göç, yerleşme, tarım, hayvancılık, sanayi, turizm, vb. dağılışını gösteren haritalardır.
3. Fiziki Haritalar
Yeryüzü şekillerinin fiziki yapısını, dağılış ve yükseltilerini gösteren haritalardır.
4. Özel Haritalar
Belirli bir konu için özel olarak hazırlanan haritalardır. (Jeomorfoloji, meteoroloji, toprak haritaları gibi.)

B. ÖLÇEKLERİNE GÖRE HARİTALAR

1. Büyük Ölçekli Haritalar
a. Plânlar: Ölçeği 1/20.000′e kadar olan haritalardır. Şehir imar plânları, kadastro haritaları bu türdendir.
b. Topoğrafya Haritaları: Ölçeği 1/20.000 ile 1/200.000 arasında olan haritalardır. Ulaşım haritaları ile topoğrafik, jeolojik, morfolojik haritalar bu türdendir.
Büyük ölçekli haritaların genel özellikleri şunlardır:
– Paydası küçüktür.
– Dar alanları gösterir.
– Ayrıntıyı gösterme gücü fazladır.
– Küçültme oranı azdır.
– Aynı alanı gösteren küçük ölçekli haritalara göre düzlemde daha fazla yer kaplarlar.
– İzohipsler arası yükselti farkı azdır.
– Bozulma oranı azdır.
2. Orta Ölçekli Haritalar
Ölçeği 1/200.000 ile 1/500.000 arasında olan haritalardır.
3. Küçük Ölçekli Haritalar
Ölçeği 1/500.000 den daha küçük olan haritalardır. Bu haritalar Dünya’nın, kıtaların, ülkelerin tamamını veya bir bölümünü gösterir.
Küçük ölçekli haritaların genel özellikleri şunlardır:
– Paydası büyüktür.
– Geniş alanları gösterir.
– Ayrıntıyı gösterme gücü azdır.
– Küçültme oranı fazladır.
– Aynı alanı gösteren büyük ölçekli haritalara göre düzlem üzerinde daha az yer kaplarlar.Küçültme
– İzohipsler arası yükselti farkı fazladır.
– Bozulma oranı fazladır.

HARİTA PROBLEMLERİ

1. Uzunluk Problemleri
Kısaltmalar;
G.U. = Gerçek Uzunluk
H.U. = Haritadaki Uzunluk
Ölç. P. = Ölçeğin Paydası
a. Gerçek Uzunluk: Harita uzunluğu ile ölçek verilerek gerçek uzunluk sorulduğunda aşağıdaki formül kullanılır.
G.U. = H.U.x Ölç.P.

b. Harita Uzunluğu: Gerçek uzunluk ile ölçek verilerek harita uzunluğu sorulduğunda aşağıdaki formül kullanılır.

c. Ölçek: Gerçek uzunluk ile harita uzunluğu verilerek ölçek sorulduğunda aşağıdaki formül kullanılır.

2. Alan Problemleri
Kısaltmalar;
G.A. = Gerçek Alan
H.A. = Haritadaki Alan
Ölç. P2 = Ölçeğin Paydasının Karesi
a. Gerçek Alan: Haritadaki alan ve ölçek verilerek gerçek alan sorulduğunda aşağıdaki formül kullanılır.
G.A = H.A x Ölç.P2

b. Harita Alanı: Gerçek alan ve ölçek verilerek haritadaki alan sorulduğunda aşağıdaki formül kullanılır.

c. Ölçek: Gerçek alan ile harita alanı verilerek ölçek sorulduğunda aşağıdaki formül kullanılır.

HARİTALARDA YERYÜZÜ ŞEKİLLERİNİ GÖSTERME YÖNTEMLERİ

1. Renklendirme Yöntemi
Fiziki haritalarda yeryüzü şekillerini daha belirgin gösterebilmek için yükselti basamakları renklerle ifade edilir. Renklendirme işlemi, aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi olur:
Fiziki haritalarda beyaz renkler buzulları ya da kalıcı karları gösterirler. Göl, deniz ve okyanuslar ise mavi renkle gösterilmektedir. Mavinin tonu koyulaştıkça derinliğin arttığı anlaşılır. Renklendirme yöntemi, günümüzde en çok kullanılan yöntemlerdendir.
2. Gölgelendirme Yöntemi
Yerşekillerinin bir yönden ışıkla aydınlatıldığı düşünülür. Buna göre, ışık alan yerler açık, gölgede kalan yerler koyu renkte boyanır. Haritacılıkta daha çok yardımcı bir yöntem olarak kullanılır.
3. Tarama Yöntemi
Eğim ile orantılı olarak kalınlıkları artan çizgilerle yerşekilleri gösterilir.
Tarama yönteminde, eğim fazla ise çizgiler kalın, kısa ve sık olur. Eğim az ise çizgiler ince, uzun ve seyrek olur. Düz alanlar ise taranmayarak boş bırakılır. Fazla kullanılmayan bir yöntemdir.
4. Kabartma Yöntemi
Yeryüzü şekillerinin belirli bir ölçek dahilinde küçültülerek oluşturulan maketleridir. Bu yöntem, yerşekillerinin gerçeğe en uygun olarak gösterilmesini sağlar. Ancak, kabartma haritaların yapılışı ve taşınması zor olduğundan kullanım alanı dardır.
5. İzohips (Eş yükselti) Yöntemi
Deniz seviyesinden itibaren aynı yükseklikteki noktaların birleştirilmesiyle elde edilen eğrilere izohips eğrileri denir.

Herhangi bir arazi resmi

İzohips haritası
İzohipslerin özellikleri şunlardır:

İç içe kapalı eğrilerdir.
Sıfır (0) m izohipsi deniz seviyesinden başlar. Kara ile denizin birleştiği deniz kıyısını düz bir çizgi halinde takip eder. Buna kıyı çizgisi adı verilir.
İzohips eğrileri dağ doruklarında nokta halini alır. Buralar zirve olarak tanımlanır.
İzohipsler yeryüzü şekillerinin kuşbakışı görünümünü belirler.
En geniş izohips halkası en alçak yeri, en dar izohips halkası ise en yüksek yeri gösterir.
İki izohips eğrisi birbirini kesmez.
Birbirini çevrelemeyen komşu iki izohipsin yükseltileri aynıdır.
İzohipslerin sıklaştığı yerler eğimin arttığını, seyrekleştiği yerler ise eğimin azaldığını gösterir.
Çukurluklar, derinlik istikametinde ok işareti konularak gösterilir. (Krater, polye, obruk gibi)
Her izohips eğrisi kendisinden daha yüksek bir izohipsi çevreler. Ancak çukur yerlerde bunun tersi geçerlidir.
İki izohips eğrisi arasındaki yükselti farkına eküidistans (izohips aralığı) denir.
İzohipslerin sık geçtiği deniz kıyılarında kıta sahanlığı (şelfi) dar, seyrek geçtiği kıyılarda kıta sahanlığı geniştir. Başka bir ifade ile, alçak kıyılarda deniz sığ, yüksek kıyılarda deniz derindir.
Deniz seviyesine göre aynı derinlikteki noktaların birleşmesi ile elde edilen çizgilere izobat (eş derinlik) eğrileri denir. Kıyı çizgisi, izohips ile izobat eğrilerinin başlangıç çizgisidir.

İZOHİPS HARİTALARINDA BAZI YERYÜZÜ ŞEKİLLERİNİN GÖSTERİLMESİ

1. Boyun
Tepe ve sırtlar arasında nispeten alçakta kalan düzlüklerdir.
2. Vadi
İzohipslerin zirveye doğru “ Ù ” şeklinde girinti yaptıkları yerlerdir. Vadi yamacının eğimine göre “ Ù ” şeklindeki girintinin biçimi de değişir. “ Ù ” nin açık ağzı suyun akış yönünü, kapalı kısmı kaynak yönünü gösterir.
3. Sırt
İki yamacın birleştiği, su bölümü çizgisinin geçtiği sınırdır.
4. Çanak (Kapalı Çukur)
Çevresine göre yükseltisi az olan sahalardır. Çanakların kolaylıkla tanınabilmesi için, eğim yönünde merkezi gösteren bir ok işareti konur.
5. Kıyı Çizgisi
Deniz seviyesini gösteren sıfır metre eğrisidir.
6. Delta
Akarsuların denize döküldükleri yerlerde denize doğru uzanan, üçgen şeklindeki çıkıntılardır.

HARİTALARDAN YARARLANMA

1. İzohips haritalarından profil çıkarma
Yeryüzü şekillerinin yandan görünüşüne (kesitine) profil denir. Profil şu şekilde çıkarılır:

Profili çıkarılacak olan noktaların arasına bir doğru çizilir.
Bu doğrunun kestiği izohipslerin yükselti değerleri, alt kısma çizilecek yükselti ölçeği ile kesiştirilir.
Kesişen noktalar birleştirildiğinde profil çıkarılmış olur.

Şu üç özellik kontrol edilerek profil bulunabilir.
a)Tepe sayısı b) Eğim c) Yükselti

2. İzobat haritalarından profil çıkarma
İzobat haritalarından profil çıkarma işleminde, aynen izohips haritalarından profil çıkarılırken izlenen yollar uygulanır.
3.Yükselti Bulma
İki izohips arasındaki yükselti farkı dikkate alınarak, yükseltisi bilinen yerden başlamak üzere izohipsleri sayarak, istenilen noktanın yükseltisi bulunabilir. İzohips aralığı sayısının, iki izohips arası yükselti farkına çarpımı, toplam yükseltiyi verir.
4. Yön bulma
Haritalar genellikle kuzey – güney istikametinde çizilirler. Bundan yararlanarak yön tayin edilebilir.
Ayrıca paralel ve meridyenlerden de yararlanılabilir. Bunun yanında harita üzerindeki yön okları da bize bu konuda bilgi verir.
5. Eğim bulma
Haritalardan yararlanarak, herhangi bir arazinin eğimi ölçülebilir. Herhangi iki noktanın yükselti farkının, yine aynı iki nokta arasındaki yatay mesafeye oranına eğim denir.

Yatay mesafe arttıkça, eğim azalır,
Yatay mesafe azaldıkça, eğim artar.


Harita

Kuşbakışı görünümün
Ölçekli
Düzleme aktarılmasıdır.

***Yapılan bir çizimin harita özelliğini gösterebilmesi için çizimin belirli bir ölçek dahilinde yapılması gerekir.

Kroki

Kuşbakışı görünümün
Kabataslak (ölçeksiz)
Düzleme aktarılmasıdır.

Not: Dünya haritalarında yer şekilleri gerçeğe tam uygun olarak gösterilemez. Alan , açı, uzunluk bozulmaları meydana gelir. Sebebi: Küre şeklindeki bir yüzeyin düzleme aktarılmış olmasıdır (dünyanın şekli). Haritalardaki bozulma Ekvator'dan Kutuplara doğru artar.

Projeksiyon Yöntemleri (haritalardaki bozulmaları azaltmak için)

Silindir Projeksiyonu: Ekvator çevresini göstermek için kullanılır.
Düzlem Projeksiyonu: Orta enlemler çevresini göstermek için kullanılır.
Koni Projeksiyonu: Kutuplar çevresini göstermek için kullanılır.

Harita Çiziminde Dikkat Edilecek Özellikler

İlk olarak kullanım amacı belirlenmeli ve amaca uygun konu başlığı konulmalı.
Küçültme oranı (ölçek) belirlenmeli.
Çizim yöntemi belirlenmeli.
Enlem ve boylam gösterilmeli. Eğer çok küçük alan ise yön işareti konulmalıdır.
Lejant belirtilmeli (Lejant: Haritalarda kullanılan işaret ve renklerin ifade edildiği tablodur.)

HARİTA ÇEŞİTLERİ

A-Konularına Göre Haritalar

Fiziki haritalar: Yer şekillerini gösteren haritalardır.

Siyasi (idari) haritalar: Sınırları gösteren haritalardır.

Beşeri ve Ekonomik haritalar: Nüfusun dağılışı, ırk, dil, dinlere göre dağılışı, tarım, hayvancılık, ormancılık, sanayi ,madencilik gibi özellikleri gösteren haritalardır.
Özel haritalar: Konunun uzmanlarınca çizilen haritalardır. İklim (izoterm, izobar gibi) haritaları, turizm, deprem,toprak, karayolları haritaları gibi.

B- Ölçeklerine Göre Haritalar

Büyük ölçekli haritalar:

Planlar: Ölçeği 1/20.000 ‘den daha büyük olan haritalardır. En ayrıntılı haritalardır.

Topoğrafya haritaları: Ölçeği 1/20.000-1/200.000 arasında olan haritalardır.Yer

şekillerini en ayrıntılı gösteren haritalardır.

Orta ölçekli haritalar: Ölçeği 1/200.000-1/500.000 arasındaki haritalardır.
Küçük ölçekli haritalar: Ölçeği 1/500.000 ‘den daha küçük ölçekli haritalardır.

Plan –Harita

Benzer özellikleri:Kuş bakışı olarak çizilme ve ölçekli olmalarıdır.

Farkları: Ayrıntıları gösterme gücü ve kullanım alanları farklıdır.


Büyük ölçekli haritalar

Küçük ölçekli haritalar
Ölçek paydası küçük Büyük
Gösterilen alan dar Geniş
Ayrıntı fazla Az
Bozulma az Fazla
Harita alanı geniş (aynı bölge için) Dar
İzohipsler arası yükselti farkı az (10-20 m gibi) İzohipsler arası yükselti farkı fazla (100-200 m gibi)

1.KESİR ÖLÇEK

Kesirlerle ifade edilen ölçeklerdir. Kesir ölçekte birim yazılmaz. Her zaman cm cinsindendir.

Örnek: Gerçekte 90 km olan Manisa-Soma arası haritada 6cm ile gösterilmiştir. Haritanın ölçeği nedir?

Gerçek Uzunluk= Harita U. x ölçek Paydası

Örnek:1/200.000 ölçekli haritada 16cm ile ölçülen bir uzunluk gerçekte kaç km’dir?

G.U= 16x200.000=3.200.000cm=32 km

Örnek: Gerçekte 250 km olan bir yol 1/1.250.000 ölçekli haritada kaç cm ile gösterilir?

Ölçeklerle ilgili bütün sorularımızda kullanabileceğimiz formül üçgeni

***Ölçek ne kadar değişirse değişsin; gerçek alan , gerçek uzunluk, enlem- boylam ve özel konum değişmez.

2.ÇİZGİ (GRAFİK ) ÖLÇEĞİ

Çizgilerle ifade edilen ölçeklerdir. Bu ölçekte çentikler arasındaki uzaklık farkı birbirine eşittir.

Tarama Yöntemi: Bu yöntemde eğimin fazla olduğu yerlerde taramalar sık, kalın ve kısa geçirilirken eğimin azaldığı yerlerde uzun, ince ve seyrek geçirilmektedir. Düz yerler ise boş bırakılmaktadır.

Gölgeleme Yöntemi: Haritanın bir köşesinden 45 açıyla ışık geldiği varsayılmaktadır. Buna göre ışık alan yerlerde herhangi bir işlem yapılmazken, ışık almayan yerde gölgeleme yapılmaktadır. Tek başına kullanışlı değildir.

Kabartma Yöntemi: Maket türü haritalardır. Yer şekillerini en iyi gösteren haritalardır. Fakat yapılması ve taşınması zor olduğundan pek kullanışlı değildir.

Kafkasya Bölgesinin 1:800 000 yatay ve 1:80 000 düşey ölçeğindeki iki parçadan oluşan renkli kabartma haritası; 140x144 cm. ebadında olup çerçevesi orijinal ve yazıları eski Türkçe'dir (1887 yılında yapılmıştır).

İzohips (eş yükselti) Yöntemi:

İzobat: Eş derinlik (deniz ve göllerde kullanılır.

İzoterm: Eş sıcaklık

İzobar: Eş basınç

İzohyet: Eş yağış

İzohel : Eş güneşlenme

İZOHİPSLERİN ÖZELLİKLERİ

İç içe kapalı eğrilerdir.

Birbirini kesmezler.

Yükseltisi en az olan en dıştadır.

Yükseltisi en fazla olan en içtedir.

Aralarındaki yükselti farkı birbirine eşittir (Equdistance)

Aynı izohips çizgisi üzerindeki bütün noktalarda yükselti aynıdır.

İzohips çizgisi üzerinde olmayan bir noktanın kesin yükseltisi bilinemez.

Kıyı çizgisi (deniz kıyısı) sıfır metredir.

İzohipslerin sık veya seyrek geçmesi yer şekillerine bağlıdır.

İzohipslerin sık geçtiği yerde eğim fazladır. Seyrek geçtiği yerdeeğim azdır.

Dağ dorukları (zirveler ) nokta halinde gösterilir.

Akarsu vadileri yükseltinin arttığı yöne doğru girinti oluşturur.

Ok işareti çevresine göre çukur olan (kapalı çukur-çanak-krater) yerleri gösterir.

Tabanı aynı olan iki tepe arasındaki küçük düzlüğe boyun denir.

Tabanları aynı olan tepelerin başlangıç yükseltileri de aynıdır.

Akarsudan sonraki ilk yükseltiler birbirine eşittir.

Yükseltinin arttığı yöne doğru "U " harfi oluşmuş ise buna sırt denir.

BÖLGESEL COĞRAFYA

 BÖLGESEL COĞRAFYA

Bölgesel ve genel coğrafyalar aslında birbirini tamamlayıcıdır ve coğrafyanın bu iki kısmı arasındaki dengeyi korumak önemlidir. Bölgesel coğrafya çeşitli alanları ayrıntılı olarak inceleyip, örnek olayları ele alırken çok sayıda konu arasında da bağıntılar kurmak zorundadır fakat genel kurallar geliştiremez. Genel (sistematik) coğrafya ise belirli bir zamanda bir özelliği daha geniş bir bakış açısıyla inceler ve belirli bir zamanda bir konuyu etkileyen faktörler üzerinde durur, böylece de genel kurallar geliştirebilir.

Bölgesel ve sistematik coğrafyaların birbirlerini tamamlayıcılığı bölgesel coğrafyanın çok miktarda bilgi sağlayarak, her bölgeye ayrı ayrı gidemeyecek olan genel coğrafyacıya katkıda bulunması; buna karşılık genel coğrafyacının da bölgesel coğrafyacının çalışmalarına anlam katacak kural ve ilkeleri bir çerçeve hâlinde sunarak katkı sağlamasıdır.

Coğrafyanın tanımı üzerinde uzun uzun yazılar yazılmış, çeşitli zaman dilimlerinde değişik tanımlar geliştirilmiştir. Bunlardan bazıları coğrafya kamuoyunda taraftar bulmazken ya da kısa bir süre için tutulurken, bazıları uzun süre etkisini korumuş, bazıları da zaman içinde değişime uğrayarak hep geçerli kalmıştır –örneğin Richard Hartshorne’un, kısaca, “coğrafya, mekânsal farklılıkları ve bunların nedenlerini araştıran, inceleyen bilim dalıdır” diye özetlenebilecek tanımıdır. Bu tanım daha sonra coğrafyanın “mekânsal farklılık ve benzerlikleri nedenleriyle birlikte araştıran bilim dalı” olduğu şeklinde geliştirilerek sürekliliğini hep korumuştur.

Coğrafya uzun zamandır birbiriyle karşılıklı ilişkili ama karşıtmış gibi görünen dallara ayrılmıştır:

Fiziki coğrafya karşısında Beşerî coğrafya

Bölgesel coğrafya karşısında Genel coğrafya

Tarihi coğrafya karşısında Çağdaş coğrafya

Determinist coğrafya karşısında Possibilist coğrafya

Bunların alt dalları hâlinde de çeşitli konular (jeomorfoloji, klimatoloji, nüfus coğrafyası, yerleşme coğrafyası vb.) şeklinde ayırım sürüp gitmektedir. Aslında tüm bu dallar, coğrafyanın farklı düşüncede olan coğrafyacıların konularını farklı yollardan incelemelerine izin verdiğini göstermektedir. Daha da önemlisi, tüm bu dallarda araştırma yapanları coğrafyacı kılan ve başka bilim dallarındakilerden ayıran ortak bazı şeylerin bulunduğunu da göstermektedir. Fakat asla unutulmaması gereken husus coğrafyadaki her bir konunun –soyut anlamda- her coğrafyacı için aynı önemi taşımadığı ve “yeryüzündeki olguların karşılıklı ilişkilerinin incelenmesi olan” coğrafyada yalnızca iki yolun, iki bakış açısının var olduğudur:

Olguları genelde inceleyen, teori ve kurallar geliştiren sistematik ya da genel coğrafya (başka bir deyişle de konusal coğrafya);
Olguları, adına “bölge” denilen belirli mekân birimlerinde ayrıntılarıyla inceleyen özel coğrafya, yani bölgesel coğrafya.

Önemli olan husus genel coğrafya konularının da bölgeye dayandırılacağıdır. Örneğin klimatolojide dünyanın her bir iklim bölgesindeki iklim olayları incelendiğinde zaten bölgesel coğrafya da yapılmış olacağıdır. Benzeri konular coğrafyanın fiziki ya da beşerî tüm konuları için geçerlidir: Tarım coğrafyası tarım bölgelerini, turizm coğrafyası turizm bölgelerini ele almadan tam bir coğrafi inceleme sayılamayacaktır.

1.1. Bölgesel Coğrafya ve Gelişmeler

MÖ 3’üncü yüzyılda Eratostenes’in coğrafya terimini kullanmasından sonra, Romalılar zamanına kadar, bir anlamı olan fizikî ve beşerî bölgeler ayırma yolundaki araştırmalar yerli yerine oturmuş ve hazırlanan haritalar da sık sık iklim zonları kavramıyla bağlantı kurularak oluşturulmuştu. Örneğin Batlamyus (ClaudiusPtolemy, MS 90-168) Geographike Huphegesis adını taşıyan kitabında dünyayı bölgelere ayırmıştı. Ancak, coğrafyada “sistematik” (genel) bakış açısıyla “bölgesel” (özel) bakış açılarının varlığını ve bunlar arasındaki ayırımı yapan ilk Bernhard Varenius (1622-1650) olmuştur. Varenius GeographiaGeneralis adlı kitabında hem iki bakış açısını ele almış ve hem de “özel coğrafya” dediği, günümüzün bölgesel coğrafyasının temellerini atmıştır. Filozof Emmanuel Kant da coğrafyanın önemini “bölgesel coğrafya”yla özdeşleştirerek, “tarihçilerin zamanı devrelere ayırmalarını coğrafyacıların mekânı parçalara bölmesiyle” karşılaştırmıştı.

Modern coğrafyanın kurucuları A. Von Humboldt ve C. Ritter de bölge üzerinde durmuşlar, onların koydukları temeller üzerinde yürüyen Alman coğrafyacılar tarafından da “bölge” ondokuzuncu yüzyıl boyunca enine boyuna tartışılmıştı. Bu coğrafyacıların başında da F. Von Richthofen geliyordu. Von Richthofen “sistematik coğrafyanın gerçek amacının belirli alanlardaki olguların karşılıklı nedensel ilişkilerinin anlaşılması” olduğunu vurguluyor, bu anlayışın onun koroloji dediği “tek tek bölgelerin yorumlanmasına uygulanacak ilkeler olarak açıklanabileceği”ni ekliyordu. Onu izleyen A.Hettner de bölgesel coğrafyayı savunmuş ve coğrafyayı sistematik ve bölgesel coğrafyaların bir bileşimi olarak görmüştü (Hartshorne 1939). Ama başka ülkelerde de bölgesel coğrafyanın önemi üzerinde duruluyordu; örneğin İngiliz coğrafyacı Sir Halford Mackinder, 1887’de, bölgesel coğrafyanın “yerel olarak değişiklik gösteren çevrelerin, bu çevreler üzerindeki etkilerin izlerini süren esas özelliği”dir diyerek coğrafyanın temeli olduğuna dikkat çekiyor; 1903’de de Herbertson’un “doğal bölgeler”le ilgili makalesi yayınlanıyordu.

Bölge, öteden beri coğrafyada büyük önem taşımışsa da, özellikle Paul Vidal de la Blache (1845-1918) ile birlikte daha da fazla ağırlık kazanmıştır (Picardie’yi ele alan gibi bölgesel monografyaları dışında, 1910’da Fransa’nın bölgesel ayırımını yeniden yapmıştı). Vidal, Ritter’inkine benzer bir görüşle coğrafyanın odak noktası olarak “içinde kültürel ve doğal olguların birlikte incelenebilecekleri” bölgeyi alıyor ve her bir bölgeyi “insan ile fiziksel çevresi arasındaki karşılıklı etkilenmenin biricik açıklaması olarak” kabul ediyordu. Bölgesel coğrafya kavramının gelişmesinde öncü olan Vidal’in etkisindeki diğer coğrafyacılar yoluyla bölgesel coğrafya 20. yüzyıl başlarından 1950’lere kadar da neredeyse bir Fransız coğrafi bakış açısı hâline gelmişti. Bilimsel çalışmalara esas olabilecek bilgi birikiminin de belirli bir düzeye erişmesiyle 1900’lerden itibaren belli başlı ülkelerde bölgesel coğrafya çalışmalarının iyice arttığı görülmektedir.

1.2. Günümüzde Bölgesel Coğrafya

1960’lı yıllarda coğrafyada teori arayışlarının hızlanmasıyla “klâsik” olarak nitelenen tarzda bölge çalışmalarına eleştiriler getirilmişse de, coğrafyanın “bölgesel” odak noktası, bölgesel bakış açısı asla yok olmamıştır. Haggett’in (1965) dediği gibi:

“Bölgeler, coğrafyada en merkezi konumu işgal etmişler ve coğrafi literatürde de artık “klâsik” olarak nitelenen çalışmaların çoğunu bölgesel monografyalar oluşturmuştur. Her ne kadar bölgeler bazen ağır bir top ateşine tutulmuşlarsa da ... coğrafi bilgileri düzenlemede, organize etmede en mantıklı ve en doyurucu yollardan birisi olmayı da sürdürmektedirler.”

Değişen bölgelerin yarattığı karmaşık mozaiğin anlaşılması, en iyi bir şekilde, her bölgenin ayrı ayrı geçmişi, bugünü ve gelecekteki olası özelliklerini etkileyen belirli bazı kritik karşılıklı etkilenmelerin göz önüne alınmasıyla olabilecektir. Bölgenin geçmişi, bölgenin karakterini kazanmasında orada yaşayan insanların oynadığı egemen rolü ifade eder. İnsanlar benzer doğal çevrelere farklı yollardan tepkide bulunur, tavır alırken, doğal çevrenin her bir unsurunun gelişme açısından farklı potansiyele sahip olduğunu düşünürler. Örneğin Büyük Sahra’nın kenarları göçebe halkların günümüze kadar süren yaşam alanı olarak kalırken, Pakistan’daki çöller daha 19. yüzyıl sonlarında İngiliz mühendisler tarafından tarımsal iyileştirme alanı olarak ilan edilmişlerdi. ABD’nin Los Angeles şehrinin yayılma olgusu da bir çöl çevresine şehirsel tepki olmuştur –bunlar insanın çevreyi etkilediğine ilişkin örneklerdir. Buna karşılık, farklı çevrelerde birbirine benzer yerleşme kalıpları, insan örgütlenmeleri meydana gelebilir. Örneğin çok büyük bir alan kaplayan ABD’de ülke sınırları içinde kalan kurak, nemli, subtropikal ve ılıman iklim çevrelerinde benzer ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemler gelişmiştir.

Bir bölgenin sahip olduğu özellikler de içinde yaşayan insanlar üzerinde etkili olabilir. Her bir bölge içinde insan faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bir çevredir. Bir bölgede yaşayan insanlar yalnızca onun özelliklerini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda da doğal çevre tarafından kabul ettirilmiş sınırlar içinde ve orada işleyen ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemlere göre yaşar ve çalışır ve karşılığında da bölgeye kendi karakterini kazandırırlar. Böylece, görüldüğü gibi, iki yönlü bir süreç işlemektedir. Bölgelerin ayırt edici özelliklerini yaratmada insanlar başlıca gücü oluştururken, kendileri de başka unsurlar tarafından yaratılmış bölgesel özelliklerden etkilenirler.

Hiçbir bölge ayrı bir kimlik, ayrı bir bütünlük hâlinde değildir ve her bir bölge diğeriyle küresel siyasal, ekonomik ve kültürel değişimleri teşvik edecek süreçler yoluyla etkileşim hâlindedir. Ayrıca, dış ve iç güçlerin uzun bir zaman boyunca bölge üzerinde yarattığı baskıların etki derecesindeki değişimler bölgenin karakterini de değişime uğratırlar.

1.2.1.Literatür

Coğrafyanın sistematik bölümleri başka bilim dallarının araştırma alanlarıyla geniş ölçüde üst üste geçtiği ve özellikle konuların sınırlarına denk düşen araştırmaların çoğu coğrafyadan oldukça uzak kalabildiği hâlde, bölgesel kavramların coğrafyadaki merkeziliği konusunda çok az tartışma ortaya çıkmıştır. Bölgesel coğrafya geleneksel olarak coğrafyanın çekirdeğini oluşturmuştur ve gerçek anlamda da esas karakterini yansıtmaktadır. Coğrafyacı olmayanlar için de “coğrafya, bölgesel coğrafyadır”.

Doğal olarak, bölgesel kavramın eskiden beri tartışıldığı coğrafya metodolojisiyle ilgili kitaplar (örneğin Hartshorne 1939, 1959) dışarıda tutulursa, önemine rağmen bölgesel coğrafyanın amacı, felsefesi ve metodolojisiyle ilgili kitap çapında yayınların çok az olduğu görülür. Bununla birlikte, bunlardan bazıları oldukça yeterlidir. Örneğin R. Minshull’unRegionalGeography: TheoryandPractice (1967) adlı kitabı bunların başında gelir. Tüm coğrafya içinde bölgesel coğrafyanın durumunu açıkça ortaya koyan bu kitap hem analitik hem de tarihseldir. Dickinson (1976) da benzeri bir değerlendirmeyi bölgesel kavramı Amerikan coğrafyasının önde gelenlerinin görüşlerine göre yapmaktadır. Son olarak, Fransız coğrafyacı Paul Claval 1968’de yayınlanan kitabında bölgesel coğrafyayı değişik mekân ölçülerinde değerlendirip, ülkelerle bağlantılandırırken, 1993’de Fransızca, 1998’de de İngilizce çevirisiyle yayınlanan Bölgesel Coğrafyaya Giriş adını verdiği kitabında ise bölgesel coğrafyaya alışılmışın dışında çok farklı bir şekilde yaklaşmaktadır. Bölgesel coğrafya tartışmasına az yer verilen kitabında kısmen bölge bilimcilerin matematiksel yaklaşımlarını kullanırken, daha çok “mekânın bölgesel örgütlenmesi” olarak aldığı bölgesel coğrafyaya “gelişmişlik-azgelişmişlik” açısından bakarak konuyu örnek olaylarla değerlendirmeye çalışmaktadır.

Buna karşılık, “bölge”nin çeşitli özellikleri, yapısı, sınırları, meydana getirdiği sistemler (Hall 1935; James 1952; Ackerman 1953; Robinson 1953; Whittlesey 1954; Platt 1957; Gilbert1960; Grigg 1965; Folke 1965; Juillard 1962 ve 1977; Lewis 1968; Vallega1982 vb.) bölge kavramının ve bölgesel coğrafyanın geçirdiği değişimler, sorunları ve eleştiriler (Wrigley 1965; McDonald 1966; Fisher 1970; Paterson 1974; Pudup 1988; Johnston ve diğ. 1990), “mekân”, “yer” gibi başka kavramlarla ilişkileri (Couclesis 1992; Seddon 1997) çok sayıda coğrafyacı tarafından makale düzeyinde ele alınmıştır. English ve Mayfield’in (1977) derlediklerine benzer yayınlarda da bölgeyle ilgili çeşitli makalelere yer verilmiştir. Ayrıca, sistematik konuların bölgesel ele alınışında da çok sayıda örneğe rastlanır. Bunların en temel öneme sahip olanlarından yalnızca makale olarak birkaçı, geçmişten bu yana, Brunhes’ün(1895) sulama; Jonasson (1925), Hartshorne ve Dicken (1935), Whittlesey (1936) ile Chisholm’ün (1963) tarım bölgeleri; Strong’un (1937) sanayi bölgeleriyle ilgili çalışmaları verilebilir; ancak bu tür çalışmaların bir döküm yapılamayacak kadar sonsuz sayıda çoğalmış ve çok çeşitlenmiş olduğunu yinelemek gerekir.

Bölgesel çalışmaların çoğu, özellikle beşerî coğrafya bakımından çok çabuk eskiyebilmektedir. İşte bu nedenle de Hurst (1972) “bölgesel kavram, dinamik dünya sisteminin parçası değil, belirli bir zamanda yalnızca bir nokta için geçerli olan, gerçeğe durağan bir bakış olduğu”nu ileri sürebilmektedir. Bununla birlikte, bölgesel çalışmalar yapıldıkları tarihteki durumu ortaya koydukları için daha sonraki karşılaştırmalara zemin oluşturabilmekte, meydana gelen değişimler bakımından karşılaştırma olanağı sağlayabilmektedirler. Çeşitli devrelerde yapılan çalışmaları içine alan bölgesel coğrafya literatürünün kapsamı sistematik konularınkinden çok daha geniştir ve bu yüzden de hem konuya hem de bölge ya da mekâna göre sınıflandırmayı gerektirirler.

Günümüzde bölgesel coğrafyayla ilgili –bazıları biraz önce belirtilen- hem genel ve hem de yerel çalışmaların sayısı çok büyük boyutlara erişmiştir. Dergileri ve içinde çıkan yazıları sıralamanın olanağı yoktur. Bununla birlikte, coğrafyada bölgesel coğrafyanın temellerini ortaya koyan ve asla eskimeyecek bazı yayınlar da vardır. Bunların başında da modern bölgesel coğrafyanın öncüsü Paul Vidal de la Blache’ınTableau de la Géographie de la France (1903) ve Géographie Universelle’i (1927-1955 arasında L. Gallois tarafından sürdürülmüştür) gelir.

Ders kitapları arasında dünya bölgesel coğrafyası adını taşıyanlar da oldukça önemli miktarlara varmıştır; ama bunların en önemli dezavantajı çabuk eskiyebilmeleridir. Özellikle 1990’lı yıllarda SSCB’nin dağılması ve Doğu Avrupa’nın kapitalistleşme ve batıyla bütünleşme süreci içine girme çabaları, Balkanlardaki parçalanmışlığın daha da büyük bir parçalanmışlığa dönüşmesi, daha az etkili olarak Asya ve Afrika’daki gelişmeler, aynen haritalar gibi, bölgesel coğrafya ders kitaplarının sürekli yenilenmesini zorunlu kılmaktadır.

Geçmişteki dünya bölgesel coğrafya kitapları arasında Morris ve Freeman’ın (1972) World Geography; Wheeler, Kostbade ve Thoman’ın (1975) RegionalGeography of the World: An IntroductorySurvey; Heintzelman ve Highsmith’in (1973) World RegionalGeography; Stembridge’in (1974) The World: A General RegionalGeography; Russell, Kniffen ve Pruitt’in (1969) CultureWorlds gibi kitapları önde gelenlerdir. Bunlardan bazıları yenilenerek tekrar tekrar fakat bazen yazarlardan birisi değişerek yayınlanmıştır. Amerikalılar yakın yıllarda dünya bölgesel coğrafya kitapları üzerinde durmaya ve renkli yayınlar yapmaya başlamışlardır. Bunlardan H.deBlij ve P.O.Muller’in (1997) kitabı “gümüş yıldönümü”nü kutlamıştır. Birçok yayınevi bölgesel seriler çıkarmaktadır. Örneğin LongmanLandscapes bakışı altında ülkelerin birçoğu üzerinde bölgesel coğrafya kitapları yayınlamıştır (örneğin Birdsall ve Florin 1992; Heathcote 1975 gibi).

Dünyanın küçük alt-bölgeleri üzerine ünlü coğrafyacıların ayrıntılı bölge çalışmaları yayınladıkları da bilinmektedir. Örneğin M.R. Shackleton’ın (7.baskı Longmans 1964) Europe RegionalGeography’si ve Jean Gottmann’ın A Geography of Europe’u (4. baskı Rheinhart, Holt ve Winston 1969) bunlar arasında en ünlüleridir. Shackleton ve diğerlerinin kitapları bölgeler ve altında ülkeler olarak bir bakış açısına sahipken, Gottmann’ınki bir ayrıcalıktır ve holistik bir yaklaşıma sahiptir.

Bu kitabın konusunu oluşturan Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik Adalarıyla ilgili yayınlar ya ayrı ayrı kitap hâlinde yapılmış ya Pasifik veya Okyanusya başlığı altında toplanarak ya da Asya’nın bir bölgesiyle birleştirilerek yapılmıştır. Güney Pasifik ile ilgili olarak C. H. R.Taylor’ın A Pasific Bibliography: Printed Matter Relating to the Native Peoples of Polynesia, Melanesia and Micronesia (ikinci baskı 1965) literatür bakımından iyi bir başlangıç sayılabilirse de, kitap Avustralya’yı dışarıda bırakarak bölgedeki yerli halklarla ilgili yayınları sıralamaktadır. Buna karşılık, Avustralya ile ilgili D. H. Borchardt’ın Australian Bibliography: A Guide to Printed Sources of Information (üçüncü baskı 1976) da bu ülke üzerine ayrıntılı bibliyografya sunmaktadır.

Güney Pasifik ya da Okyanusya üzerine yayınlanan çeşitli kitapların başında gelenlerden birisi ilk kez 1960’da yayınlanan K.W. Robinson’un (1974) Australia, New Zealand and the Southwest Pasific adlı kitabıdır. Daha çok bölgesel açıdan bakılan kitapta sistematik konulara çok az yer verilmiş, Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik Adaları bölgeler hâlinde ele alınmıştır. Cumberland’ın (1968, dördüncü baskı) Southwest Pacific: A Geography of Australia, New Zealand and Their Pacific Island Neighbors adlı kitabı kültürel bakımından uzak toplumların coğrafi bakımdan yakınlıklarının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalışırken, Rose’un (1966) Dilemmas Down Under: Australia and the Southwest Pacific’i bu konuda daha başarılı olmaktadır. T.L. McKnight’ın (1995) Okyanusya’yı ele alan kitabı da hemen hemen en yenilerden birisidir. O.W. Freeman’in derlediği (1951’den sonra çeşitli baskıları yapılmış) Geography of the Pacific’te yer alan 19 yazıda daha çok adalara önem verilmekte, Avustralya ve Yeni Zelanda üzerinde daha az durulmaktadır. Spate de (1956) aynı bölge hakkında bir kitap yayınlamıştır.

Avustralya üzerine de çok sayıda yayın yapılmıştır. Bunlardan bazıları ülkeyi bütünsel olarak ele alırken (Taylor 1959; Spate 1968; McKnight 1970; N. ve A.Learmonth 1972; Raymond 1979; Heathcote 1975, 1994; Walmsley ve Sorensen 1993; Löffler ve Grotz 1995 gibi), bazıları da tek bir konu üzerinde durmaktadır (Heathcote ve Mabbutt 1988; Hofmeister 1988 gibi). Buna karşılık bir kısmı da çeşitli makaleleri içeren derleme (reader) türü yayınlar (Dury ve Logan 1968; Jeans 1986 ve 1987 –ilki 1977 idi) hâlindedir.

Yeni Zelanda’yı ele alan standart coğrafya kitapları arasında K.B. Cumberland ve J.S.Whitelaw’un (1970) New Zealand adlı kitapları ile R.D.Mayhill ve H.G.Bawden’in (1966) hazırladıkları New Zealand Geography hemen hemen ilk olanlardır (yukarıda sıralanan, Pasifikle birlikte alınanlar dışında)başta gelmektedir. Son olarak, Pasifik adalarının çeşitli kısımları da ayrı ayrı değişik kitaplara konu olmuşlardır. Örneğin B.Malinowski’nin (1965) mercan bahçelerini, H.C. Brookfield ve D. Hart’ın (1971) Melanezya Adaları’nı ve K. Brower’ın (1981) Mikronezya’yı ele alan kitapları en dikkati çekenlerdir.

1.3. Bölgelerin Belirlenmesi

Coğrafyada bölgeleri belirlemede önceleri genellikle doğal koşulların kriter olarak alındığı görülür; kuşkusuz bunda determinist görüşün de etkisi olmuştu. Böylece, ya “doğal bölgeler”den ya da ekvatoral, Muson ya da Akdeniz bölgeleri gibi, bir ya da daha çok çevresel koşulun ağırlığını hissettirdiği belli başlı alanlardan (fiziki, beşerî ve ekonomik özellikleriyle birlikte) söz ediliyordu.. Böyle bir yaklaşımda, söz konusu bölge kendi başına bir bütünlük oluşturuyorsa ve dünyanın geri kalan kısımlarından farklılaşıyorsa coğrafi bakımdan incelenmeye değerdir. Gerçekten de bu tür bir ayırım mekânı bölme yollarından birisi olabilir; fakat coğrafi bölgelerin belirlenmesinde, insanın gittikçe artan etkisi de dikkate alınırsa, yeterli olmadığı da açıktır. Bununla birlikte, temel karakterin fiziki bir unsurun türdeşliğine dayandığı bölgeleri ayırt etmek de hâlâ mümkündür. Tek bir unsurun türdeşlik gösterdiği mekân birimlerinin ayırt edilmesiyle de şekilsel (formal) ya da türdeş (homojen) bölgelerden söz edilmiş olunur. Bunlar, belirli tek bir özelliğin tekdüzeliğine dayanırlar: Sayım bölgeleri, daha büyük bölgeler içindeki tali bölgeler ya da Türkiye’de “seçim bölgeleri” ve Devlet İstatistik Enstitüsü’nün “tarım bölgeleri” şekilsel bölge örnekleridir. Bunlar, istatistik bilgi toplamak ve geniş ölçekli bölgesel karşılaştırmaları kolaylaştırmak amacıyla tasarlanmışlardır; fakat idari bir fonksiyonları ya da herhangi bir nodal (çekirdeksel/düğümsel) merkezleri yoktur. Diğer yandan, mekânın örgütlenmesinin daha iyi anlaşılabilmesi için işlevsel (fonksiyonel) bölgeler ayırımının daha uygun olacağı ileri sürülmektedir. Örneğin, “şehir bölgeleri” denildiğinde işlevsel ilişkiler açıkça hissedilmektedir. Bir şehir bölgesi şehrin çevresinde yer alan, hem şehrin dükkânlar, mesleki hizmetler vb.’ni sağlayarak hizmet verdiği ve hem de karşılığında gıda maddeleri, su, işgücü vb. sağlayarak şehre hizmet eden alandır. Fakat işlevsel bölgelerde karmaşık karşılıklı ilişkilerin uzantısının, başka sözcüklerle de bölgenin sınırlarının ölçülmesi önemli bir sorundur.

Giderek “daha küçük bölgelere ayrılamayacak hiç bir mekân parçası yoktur” fikrinin ağırlık kazandığı görülmektedir. Bir odadan başlayıp bir ülke-devlete, hatta yerküreye kadar uzanan her yer artık bir bölge olarak kabul edilebilmektedir. Bu tür bölgeler arasında ulus devletler de yer alırlar. Küresel âlem içinde de bölgeler yerelden başlayıp kıtasala kadar uzanan çeşitliliktedir. Bunları çeşitli aşamalarda ele alabiliriz: Örneğin belli başlı dünya bölgeleri birkaç ülkeyi içine alarak bir kıtanın büyük bir kısmını ya da tümünü içine alabilen bölgelerdir. Bu bölgeler çeşitli yazarlara ve çeşitli kriterlere göre değişik biçimde ayrılabilmektedir; hatta çokları bütünüyle dünyaya “gelişmiş” (ya da “sanayileşmiş”) ve “gelişmekte olan” şeklinde iki bölge olarak bakma eğilimindedir ve “gelişmişlik-az gelişmişlik” ya da “gelişmekte olmayı” ayırt etmede birçok faktör kullanılmaktadır.

Coğrafyacıların dünyayı küresel bölgelere ayırırken izledikleri genelde birbirine benzer, özelde ise bazı farklılıklar gösteren bölge ayırımları vardır: Örneğin, en yakın zamanlı bölgesel coğrafya kitaplarından “Dünya Bölgesel Coğrafyası”sında H.de Blij ve P.Muller (1997) 12 bölge ele almaktadırlar: Avrupa, Rusya, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika, Kuzey Afrika/Güneybatı Asya, Sahra-altı Afrika, Güney Asya, Doğu Asya, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Pasifik Âlemi gibi.

Uygulamalar

1) Öğrencinin, bölgelerin belirlenmesi ile ilgili olarak, bir atlas üzerinde dünyanın küresel bölgelere nasıl ayrıldığını incelemesi yararlı olacaktır. Böylece, hem fiziki hem siyasi haritaları incelemesi, farklı bölge ayırımlarını kavramasına yardımcı olacaktır.

Bölüm Özeti

Çeşitli dallara ayrılmak coğrafyada kesinkes katı bir ayırım olacağı anlamına gelmeyecektir: Fiziki ya da beşerî olsun, genel ya da sistematik coğrafyanın, coğrafyanın doğası gereği birçok konunun mekâna dayandırılacağı zaten ortada olduğuna göre, bölgesel bir temelinin mutlaka olması gerekmektedir. Nüfusun, yerşeklinin, iklimin, ekonomik faaliyetlerin vb’nin incelenmesi bir mekâna dayandırılacaktır. Bölgesel ve genel coğrafyalar aslında birbirini tamamlayıcıdır ve coğrafyanın bu iki kısmı arasındaki dengeyi korumak önemlidir. Bölgesel coğrafya çeşitli alanları ayrıntılı olarak inceleyip, örnek olayları ele alırken çok sayıda konu arasında da bağıntılar kurmak zorundadır fakat genel kurallar geliştiremez. Genel (sistematik) coğrafya ise belirli bir zamanda bir özelliği daha geniş bir bakış açısıyla inceler ve belirli bir zamanda bir konuyu etkileyen faktörler üzerinde durur, böylece de genel kurallar geliştirebilir. Bölgesel ve sistematik coğrafyaların birbirlerini tamamlayıcılığı bölgesel coğrafyanın çok miktarda bilgi sağlayarak, her bölgeye ayrı ayrı gidemeyecek olan genel coğrafyacıya katkıda bulunması; buna karşılık genel coğrafyacının da bölgesel coğrafyacının çalışmalarına anlam katacak kural ve ilkeleri bir çerçeve hâlinde sunarak katkı sağlamasıdır.

Buradan yüründüğünde, coğrafi yaklaşımın pratikteki sorunu bir coğrafyacı için yeryüzünün tümünden daha küçük bir kısmını mı (bölgesel coğrafya) seçeceği yoksa çok sayıda olay ya da olgu arasından (sistematik coğrafya) bir ya da birkaçını mı seçeceğidir. Her iki yaklaşım da, bilindiği gibi, geçmişten buyana kullanılmıştır. Aslında sistematik bir konu üzerinde uzmanlaşan coğrafyacıların birer de bölgeyi benimsedikleri ve o bölge hakkında özelleştikleri sık rastlanan bir durumdur –bu bölge küçük bir yerel bölge olabileceği gibi, büyük bir ülke ya da kıtasal ölçekte bir bölge de olabilmektedir. “Bölgeselcilik” ise coğrafi tasvir dışında, başka bilimler ya da siyasetçi, şehir plancısı, iş adamı vb. gibi başkaları tarafından (özellikle de şehir-bölgesi için) kullanılan bölge kavramını tanımlayan bir terim olmuştur. Minshull’a (1967) göre bu bölgeselciliğin ortaya çıkmasından bir ölçüde coğrafyacılar sorumludur; çünkü (en azından geçmişte ve şimdi de süregelerek) “bölgeleri asla tasvirden öte bir amaç için kullanmamışlardır”.

Coğrafyacılardan bazıları “halkta bazı bölgesel bağlar geliştirmenin gerekliliği”nden, yani bir bölgesel bilincin oluşturulmasından da söz etmişlerdir. Örneğin Gilbert (1951) “romancıların halkı bölge ve bölgeselcilik konusunda coğrafyacılardan daha iyi bilgilendirdikleri”ni ileri sürerek (aslında bu bölgesel coğrafyanın amacı değil bir işlevidir), “coğrafya, bölgelerin kişiliklerini tasvir ve tanımlama sanatıdır” diyerek görüşünü tamamlamaktadır (edebiyatta bölgeselciliğe bir örnek, Avrupalılar’ın yerleştikleri Güney ve Kuzey Amerika’da edebiyat çevresi koşulları bakımından ortak bir miras altında gelişen “Yeni Dünya Bölgeselciliği”dir –Jordan 1994).