Sonntag, 28. Juni 2020

Başına Her Ne Gelirse Gelsin Vekilin Allah Olsun




Başına Her Ne Gelirse Gelsin Vekilin Allah Olsun


Ashaptan Enes bin Malik anlatıyor:

Hz. Peygamber (S.AV)'in ashabı içinde Ebu Malek diye birisi vardı. Bu zat, Şam ile Medine arasında tüccarlık yapardı.
Kendisi Allah'ü taâlâ'ya tevekkül ederek bir kafileye ka­tılmaz, yalnız başına gidip gelirdi. Bir defasında Şam'dan Medine'ye doğru gelirken önüne at üzerinde bir soyguncu çıktı.
                     
Soyguncu:

"Dur dur!" diye bağırdı.

Tüccar durdu ve soyguncuya:

"İşte malım, al senin olsun, beni bırak" dedi.

Soyguncu:

"Ben mal istemiyorum, seni öldürmek istiyorum" dedi.

Tüccar:

"Beni öldürüp eline ne geçecek? İşte malım, senin işine yarar, al da beni bırak!" dedi. Soyguncu aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini söyledi.

Tüccar:

"Öyleyse bana biraz müsaade et de bir abdest alıp namaz kılayım, Yüce Rabb'ime dua edeyim" dedi.

Soyguncu:

"İstediğini yap" dedi.

Ebu Malek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:

"Ya Vedud, ya Vedud, ya Zel-Arşi'l-Mecid! Ya Mubdiii, ya Müid Ya Fe'aalün Lima yürid! Es-elüke bi nuri vechikellezi melee erkane arşik, ve es-elüke bi kudretikelleti kaderte bihe ale halkik, ve bi rahmetikelleti vesiat külle şey'in. La ilahe illa ente. Ya Müğis, eğisni."

Manası:

"Ey yüce dost, Ey yüce dost, ey yüce arşın sahibi! Ey yoktan var eden, var ettiğini yok eden Rabb'im! Ey her istediğini yapan Allah'ım! Arşın her yanını dolduran zatının nuru hürme­tine, bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin azametine, her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine, senden istiyorum. Senden başka ilah yoktur. Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah'ım, bana yardım et."

Bu duayı üç kez tekrarladı.

Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi. Elinde nurdan bir mızrak vardı. Soyguncu kendisine yaklaşınca atlı ona hücum edip mızrağı öyle bir vurdu ki, soyguncu atından yuvarlandı.

Atlı, tüccara dönerek:

"Kalk onu öldür" dedi.

Tüccar:

"Sen kimsin? Ben bu zamana kadar hiç kimseyi öldürme­dim. Onu öldürmek hoşuma gitmez" dedi.

O zaman atlı gidip soyguncuyu öldürdü, sonra tüccarın yanına geldi ve ona şöyle dedi:
Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve 'Yeni bir olay oluyor!' dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı. Sonra üçüncü kez dua edince,

Cebrail gelerek:

'Şu anda darda kalmış kula kim yardım eder?' dedi.

Ben Yüce Allah'tan o soyguncuyu öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana yardıma geldim.

Ey Allah'ın kulu, şunu bil: "Kim başına gelen her tür­lü sıkıntı ve musibette senin yaptığın duayla dua yaparsa, Allah'ü taâlâ onun sıkıntısını giderir, kendisine yardım eder!"

Ebu Malek sağ salim Medine'ye döndü, Hz. Peygamber (S.AV)'in yanına geldi, başından geçenleri ve yaptığı duayı kendisine anlattı. Hz. Peygamber (S.AV) ona:

"Allah'ü taâlâ sana kendi ismiyle dua edilince kabul et­tiği, bir şey istenilirse verdiği güzel isimlerini öğretmiş" bu­yurdu...

Korku, bela, musibet... Başına her ne gelirse gelsin, vekili (yardımcısı) Allah olanın derdi felah (huzur) bulur. Veki­lin Allah olduktan sonra mutsuzluk kölen olur. Sen yeter ki O'ndan istemesini bil.

Contası ile Pompası Eksik




Contası ile Pompası Eksik

Doğmadan önce çocuğun cinsiyetinin Bilinmediği Vakitlerde

Komutanın Hanımı Hamiledir Doğum Haberi Beklemektedir. Fakat Oğlan Çocuğu ümit etkmektedir Her Türk erkeği gibi.

Ve sonunda Telefon Gelir Emir Erine bilidirirler Komutan yoktur. Fakat Çocuk Kız Çocuğu olmuştur.

Komutan Gelince Emir eri odasına varınca Komutanın misafirleri vardır. Uyanik Asker Müjedli Haberi Şöyle Verir:

Komutanım Beklediğiniz bisiklet geldi fakat "Contası ile Pompası Eksik".

Komutan anlar durumu  Kız Çocuğu olmuştur.

Hz. isanin ninesi ve Hz Meryemin annesi olan Hanne Annemiz de hamile ve Mehdi olcak olan isa bekleniyor, ve ümidi onun Çocuğunun isa ve erkek Çocuk olacağından yanadır. ve der ki :

Eğer Çocuğum olursa mescide Zekerya aleyshisselamın hizmeitne vereceğim  diye adak adar Çünkü Oğlan Çocuğu ümit etkmekdtedir.

Gel zaman git zaman  Çocuk doğar ve fakat Hz Meryem doğar, yani Çocuk Kız Çocuğu olmuştur.

Mecburen adağını yerine getirmek için, Hz Meryemi Mescide Hizmetli olrak verir ve ilk defa bir Kız Çocuğuni Mescide Hizmetli olrak veren annemiz olur. ondan sonrada isa efendimizin o "immeculata anne" yani kutsal bakireden Doğma  ve Kutsal Ruh dan (Hz. Mehdi den olma) hadise si meydana gelir.

Yani velhasıl kelam, bu isa ve meryem soyunda, Oğlan Çocuğu ümit ederken, Kız Çocuğu olma hadisesi veya  tam terside olabilir, o yolun sünnetlerindendir. Mehdi yolu ve sünnetidir.


Bir Karoglan Makelesi sonu

Schrems 23 Haziran 2020 Sabah Avusturya saati ile 06:29

18 Bin Alem Nedir? Kur'an-ı Kerim’de Kaç Harf Bulunmaktadır?




18 Bin Alem Nedir? Kur'an-ı Kerim’de Kaç Harf Bulunmaktadır?

Bu konuda Alimlerimizin beyanlarına bir göz atalım. Onlar bu hususta neler söylemiş, bir kulak verelim.

Kur’an-ı Kerim harfleri sayısının;

- Abdullah b. Kesîr ve Mücâhid 321.180,

- Fadl b. Ata b. Yesar 325.015,

- Sellâm Ebu Muhammed el-Hamanî (rahımehumullah) 340.740 olduğunu söylemişlerdir.

- İmam Süyûtî hazretleri de meşhur eseri el-İtkan’da; İbn Abbas’tan (r.anhuma) yapılan rivayete göre, Kur'an-ı Hakîm’in tamamının 323.671 harften teşekkül ettiğini zikretmiştir.

Bu noktada rakamlar arasındaki farklar nereden kaynaklanıyor, denilebilir. Bu soruya da şöyle açıklık getirmeye çalışabiliriz:

Âlimlerin Kur’an-ı Kerim’in ayet, kelime ve harf sayımında farklı rakamlar ortaya koymalarının elbetteki bir takım sebep ve hikmetleri vardır. Mesela;

- Lafızlarn sayımındaki farklılık, örfî-nahvî-kitâbî kelimelerin dikkate alınıp alınmamasından kaynaklanmaktadır.

- Harflerin sayımında değişik rakamların elde edilmesi ise, kuvvetli bir ihtimalle, Hatt-ı Osmanî’de küçük bir dikme halinde yazılan elifler ile hemzenin yuvası olan vav ve yâ gibi zâit harflerin sayılıp sayılmamasından dolayıdır. Ayrıca, Hatt-ı Osmanî ile diğer hatlar arasında kendini gösteren elifler-çekmelerle birlikte, belki de şeddelerin de tesiri olmuştur.

- On sekiz bin âlemden birisi bu dünyadır. Bu dünya gibi on yedi bin dokuz yüz doksan dokuz âlem daha vardır. Eski deyimle bunlara felek denir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu on sekiz bin bu dünya gibi dünyalar içinde insan yaşayan âlemlere rahmet olarak hepsine peygamber olarak gönderilmiştir. 18 bin âlem vardır, içinden birisi bu dünyamızdır.

(Delâil-i Hayrat Şerhi «Kara Dâvûd», Sayfa: 429; Mir'at-ı Kâinat, Cild 1, Sayfa: 77)

- Nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilah olmayan yüce Allah 18 bin âlem yarattı. Bu sizin dünyanızın tümü o 18 bin âlemden ancak biridir.

(Delail-i Hayrat Şerhi, «Kara Davud», Sayfa: 429; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 77)

"Ben bir milyon millet yarattım." Başka bir rivayette de: «Yüzbin âlem vardır.»

(Delâil-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», Sayfa: 429)

Bizim izahımız :

Her insan bir Alemdir Her karınca Bile bir Alemdir, Her Bakteri bile Bir Alemdir.  Allahu Teala nın Yarattığı Can Taşıyan Her Varlık Allahın ruhundan bır parça almıştır ve Allah Ruhunu 18 bın parçaya dağıtmıştır ne kadarı kendi katındadır orasını bilemeyiz. Fakat bu can verdiği her canlı bu onskiz bin alemi temsil eder ve onların sayisi artmaz eksillmez biri ölürse onun yerine yenisi doğar ve onsekizbin sabitesi vardır kainatın yapısında, ve onlarda Kuran-ı Kerimdeki Bütün harfler duraklar ve harekeleri temsil eder, kimisi gökte, kimisi yerde, kimisi denizde, kimisi toprak altındadır, kimisi berzahda, kimisi daha ruhlar alemindedir. Harekeler onun nerede olduğunu gösterir.
ve Kurandaki Harflerin Harekelerin ve Durakların toplamı 18 000 bin adettir velhasıl Kelam. Surelerin isimleride bunu dahildir. Tabiki Kuranı açınca içinde nebe suresi fatiha suresi yazmalı değilmi, yoksa adres bilemeyiz değilmi... yine birinci cüz ikinci cüz gibi cüz sayıları buna dahildir, yoksa  hangi ülke, hangi köy, hangi semt bilemeyiz değilmi...

Tevrat ise Birmilyon ayettir mesela

Bır Karoglan Raşit Tunca Makalesi Sonu

Schrems, 26.06.2020 Cuma

Sen Ne Kadar Engel Olsanda Doğacak Olan Çocuğa Engel Olamazsın




"Love in The Brain"

Hadisenin Metnini internette aradım, bulamadım! ve ben kendim aklımda kaldığı kadar yazmaya karar verdim:

Peygamberimizin Ashabından birinin Güçlü bir Hizmetlisi yada cariyesi vardır, ve o evin suyunu kuyudan o çekmektedir.

Ve O Ashab onunla birlikte olduğunda, çocuk olmasını istememektedir, çünkü evin hizmetini görüyordur, eğer o hamile olursa, su çekecek kimsesi yoktur. Ve bunu peygamberimize anlatır ve, kendsinin bu yüzden onunla cima edip birleşince,  meni gelmeden önce geri çekildiğini anlatır :

Peygamberimizin cevabı ise

"Sen Ne Kadar Engel Olsanda, Doğacak Olan Çocuğa Engel Olamazsın."  buyurur.


Ve nitekim de o Ashabı Kiram ın  meni gelmeden önce geri çekilmesine rağmen, o cariyeden bir çocuğu olmuştur.

"Love in The Brain" Yani frekans yolu ile, o meni ona ulaşmıştır, ve hamile olmuştur. Yani bizim yaptığımızın da, Muhammed ve Ashabında örnekleri vardır elbet... Bu sadece bir örnektir.

Raşit Tunca Makalesi Sonu

Schrems, 26.06.2020 Cuma Hicri Zilhice 13 Kurban Bayramı üçüncü günü

İhtilafta rahmet olur mu? "Ümmetimin ihtilafı rahmettir."

İhtilafta rahmet olur mu? "Ümmetimin ihtilafı rahmettir."

Sual: (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) hadisi sahih olamaz, sahih olursa, o zaman ittifak, birlik gazab-ı ilahiye sebep olmaz mı?
CEVAP
Bu hadis-i şerifi İmam-ı Beyheki, İmam-ı Münavi, İmam-ı ibni Nasr ve İmam-ı Deylemi gibi sözleri dinde senet olan hadis imamları bildirmişlerdir.

Allahü teâlâ, Müslümanların imanda, doğru itikatta birleşmelerini emrediyor. Bu hadis-i şerifte bildirilen ihtilaf, cahillerin, sapıkların değil, sözleri dinde senet olan salih âlimlerin ictihadlarındaki ayrılık demektir. Yani, (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) demek, (Müctehidlerin farklı ictihadları rahmettir) demektir. İmandaki ayrılık gazaba sebep olduğu gibi, ictihadlardaki ayrılıklar da, Müslümanlar için birer rahmettir. Müctehid ictihadında hata ederse de, sevab alır. Sevab verilen şey, gazab-ı ilahiye sebep olmaz, rahmete sebep olur. Bir hadis-i şerif meali:

(Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse, iki sevab alır.) [Buhari]

Başka bir okuyucu da, şöyle diyor: (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) hadisini (Mezhepler rahmettir) diye söylemek uygun olur mu?
CEVAP
Evet, oradaki ümmet, müctehid âlimlerdir. İhtilaftan kasıt da, farklı ictihad olduğunu yukarıda bildirdik. Yani o hadis-i şerif, (Müctehidlerin farklı ictihadları rahmet) anlamındadır. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. İctihad rahmet olunca, onun ictihadların toplamı olan mezhebi de rahmettir. O halde, bu hadis-i şerifi, (Mezhepler rahmettir) demek gayet uygundur. Sapık olanların yani doğru itikattan ayrılanların ictihadları da, mezhepleri de bozuktur.

Ameldeki mezhepler Müslümanlar için rahmettir
Sual: Doğru tek ise, amelde mezheplerin olması yanlış değil mi? Dört hak mezhep deniyor. Hak bir tane değil mi? Tâbi olduğumuz mezhep yanlışsa, âhirette hâlimiz ne olacaktır?
CEVAP
Doğru tektir; fakat hak çoktur. Birbirine zıt hükümleri olsa da, dört mezhebin dördü de haktır. Dinimiz müctehide, mezhep imamlarına bu yetkiyi vermiştir. Âhirette herkese bağlı olduğu mezhebin hükümleri sorulacaktır. Allah indindeki tek doğru olan hüküm sorulmayacaktır. Herkese, mezhebine uyup uymadığı sorulacaktır.

Allahü teâlânın gönderdiği dinlerde, amele ait farklı hükümlerin rahmet olması gibi, mezheplerin farklı ictihadları da, ümmet için rahmettir. Bizzat Peygamber efendimiz de, farklı hükümler koymuş, rahmeti genişletmiştir. Bir insan, kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi, ihtiyaç olunca, dört hak mezhepten birine uyarak yapar. Böylece ibadetini kurtarmış olur. Birkaç örnek verelim:
1- Evli birinin, hanımıyla sütkardeş olduğu ve bir kere emdiği meydana çıksa, diğer üç mezhepten birini taklit edebilir, çünkü diğer 3 mezhepte, 5 kere doya doya emmedikçe sütkardeş olmaz.

2- Seferde ihtiyaç olunca, diğer üç mezhepten biri taklit edilerek iki namaz cem edilebilir.

3- Semavi özür hâlinde, mesela ishalini tutamayan, çıbanından veya yarasından kan akan, ağrıyla gözünden yaş gelen, burnu kanayan, kulağından irin akan, makatından solucan çıkan, idrarını tutamayan, basurundan kan, fistülünden, göbeğinden akıntı çıkan, elde olmadan gaz kaçıran yani gelen yeli tutamayan, ağız dolusu kusan kimsenin, abdestinin bozulmaması için, Mâlikî’yi taklit etmek sahih olur.

Farklı ictihad rahmettir
Sual: (“Ben Hanefî'yim veya Mâlikî'yim” diyenler, bir mezhebe uyanlar, Allah’ın azabına ve gazabına mâruz kalacaklardır. Çünkü bir mezhebe girmek bölücülüktür) diyenler oluyor. Farklı ictihadları, farklı mezhepleri Peygamber efendimiz emretmedi mi?
CEVAP
Evet, hak mezheplerdeki hükümlerin farklı olması, Peygamber efendimizin emrettiği bir rahmettir. Allahü teâlânın gönderdiği dinlerin hepsi de, amel yönüyle farklıydı. Âdem aleyhisselamın diniyle Nuh aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın dinleri farklıydı. Farklı olmaları hak din olmalarını engellemez. Mesela şarap mubah iken, son gönderilen dinde haram kılındı. (Niye hak dinlerde veya hak mezheplerde farklı hüküm vardır?) diye sorgulamak, Allah'ı suçlamak olur. Allahü teâlâ öyle dilemiş, öyle farklı hükümler göndermiştir. Farklı ictihad da, yani farklı hükümler de, dinimizin emridir. İki hadis-i şerif:
(Müctehid âlimlerin, ameldeki ihtilafı, mezheplere ayrılması rahmettir.) [Beyhekî, İ. Münavî, İbni Nasr, Deylemî]

(Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buhârî]

Hak dinlerdeki farklı hükümler, amelde olduğu gibi, dört hak mezhep arasındaki farklar da, itikatta değil ameldedir. İtikatta ayrılık olmaz.

Peygamberlerin hepsinin dinlerinde, amele ait birbirlerinden farklı hükümler bulunduğu hâlde, hepsine iman ve tasdik etmemiz gerekir. Mezhepler de, bunun gibidir.

Allahü teâlânın gönderdiği dinlerde, amele ait farklı hükümlerin rahmet olması gibi, mezheplerin farklı ictihadları da, ümmet için rahmettir. Bizzat Peygamber efendimiz de, farklı hükümler koymuş, rahmeti genişletmiştir. Bir insan, kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi, ihtiyaç olunca, hak olan dört mezhepten birine uyarak yapar. Böylece ibadetini kurtarmış olur.

İslam dininde yasak olan, fakat daha önceki dinlerde yasak olmayan bir şeyi, (Nasıl olsa, diğer dinlerde haram değildi) diye işleyen, haramdan kurtulmuş olmadığı gibi, kendi mezhebinde haram olan bir şeyi de, (Nasıl olsa, diğer hak mezhepte haram değildir) diyerek yapmak caiz olmaz. Herkesin kendi mezhebine uyması şarttır. Mecbur kalınca, başka hak mezhebi taklit etmek ayrı bir husustur.

Farklı hüküm bildiren hadisler
Sual: (Kaynakları sağlam olan aynı hadis kitabında bir hükme caiz denirken, aynı hükme caiz değil de deniyor. Mesela (Akan kan abdesti bozar) dendiği gibi, (Kan çıkması abdesti bozmaz) da deniyor. Böyle durumlarda, hadislere değil, Kur’ana uymak gerekir. Kur’anda da abdesti bozar denmiyor. Kan abdesti bozmaz) diyenler var. Farklı hükmün hikmeti nedir?
CEVAP
Herkes, hadisten, Kur’andan anladığına değil, mezhebinin hükmüne uyar. Kan çıkması, Hanefî mezhebinde abdesti bozar. Diğer üç hak mezhepte bozmaz.

Peki, Peygamber efendimiz, niye farklı bildirmiştir?

Böyle çok hadis-i şerif vardır. Böyle farklı hükümler rahmettir. Bu ümmete kolaylık olması içindir. Bunun için Peygamber efendimiz, (Farklı ictihad yani farklı mezhep rahmettir) buyuruyor. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada ve fabrikada çalışanlar için de, bu fark görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip taklit ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor. Mezhepsizlerin istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hattâ imkânsız olurdu. Amellerde tek hüküm [tek mezhep] ideal olsaydı Resulullah efendimiz öyle bildirirdi. Hâlbuki rahmet olduğu için kendisi de farklı bildirdi.

Geçmiş dinlerin farklı olması da böyledir. Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem’den beri peygamberlere amelde farklı din göndermiştir. İman edilecek şeyler aynı iken, amele ait hükümler de aynı olamaz mıydı? Niye Allahü teâlâ, farklı hükümler göndermiştir? Mesela eski ümmetlerde iç yağı haram, alkol haram değildi. İslâmiyet'te ise, iç yağı helâl, alkol haramdır. Mezheplerde olduğu gibi, hak dinlerde de, amele ait hükümlerin farklı olması insanların faydası içindir. Âyetlerde neshin olması da rahmettir.

Bazı hadislere “uydurma” deyip geçenler, daha çok o hadisteki manayı, hadisin ne maksatla söylendiğini bilemeyen, idrak edemeyen kimselerdir. Hâl böyle olunca, meselenin mahiyetini bilemeden o hususta fikir yürütenlerin sözlerinin bir kıymetinin olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır.

Peygamberimiz (asm)'den rivayet edilen hadisler İslâm ulemasınca çok sıkı bir inceleme, araştırma sonunda bize kadar gelmiştir. Sadece bir hadisi öğrenmek için Medine’den kalkıp Mısır’a seyahat eden Ebû Eyyup el-Ensârî’nin gayreti bu meseleyi ispata kâfidir. Daha sonra devam eden asırlar boyunca, yaklaşık dört-beş asırlık bir devrede, hadis âlimleri gecelerini gündüzlerine katarak hadislerin sıhhati hususunda çalışmalar yapmışlardır. Hadis olarak duydukları her şeyi hemen kabul etmemişler; kim rivayet etmiş, nasıl bir rivayet silsilesi takip etmiş, hepsini teker teker incelemişler. Hattâ bu rivayet silsilesinin farklılığından dolayı hadisler derecelendirilmiş, buna göre hadis kitapları hazırlanmıştır.

Bazı hadisler vardır ki, manası aynı olmakla beraber farklı şekilde rivayet edilegelmiştir. Yine bazı hadisler de vardır ki, hadis ilminin ıstılâhlarına göre sıhhat derecesine göre “merfu, münkati, mürsel, zaif” şeklinde sıralanmıştır. Hadis âlimleri ilk anda anlaşılamayan bu çeşit hadisleri hadis ilminin kendi esasları çerçevesinde, bazı âyet ve hadislerin mana bütünlüğü içinde anlamaya çalışmışlar, ona göre izah ve açıklamalar getirmişlerdir.

İşte “Ümetimin ihtilâfı rahmettir.” meâlindeki hadisi şerif, yukarıda sözünü ettiğimiz hususlara girmektedir. Bu hadis-i şerife İslâm tarihi boyunca çeşitli itirazlarda bulunulmuş. Hadis âlimleri onlara gerekli cevabı vererek, itirazlarının manasızlığını ortaya koymuşlardır.

Bu nevi hadis-i şeriflere bir örnek olması açısından, bu hususta hadis âlimlerinin sözlerini ve açıklamalarını biraz genişçe vermek istiyoruz. Tâ ki, her anlamadığı hadise “mevzudur” deyip geçenler bu hususta ihtiyatlı olsunlar.

İmam Aclûnî’nin "Keşfü’l-Hafâ" isimli bir eseri vardır. Bu eser, hakkında münakaşa edilen ve hadis olarak duyulmuş olan sözlerin hadis olup olmadıklarını inceliyor. Hadis sahasında yapılmış en orijinal bir çalışmadır. Bu hadis hakkında hadis âlimlerinin şu izahlarına yer verilir: İmam Beyhakî Medhal’de İbni Abbas’tan şu meâlde bir hadis rivayet eder:

“Ashabım semadaki yıldızlar gibidir. Hangisinden hadis alırsanız, doğruyu bulursunuz. Ashabın ihtilâfı sizin için rahmettir.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I/64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I/210-212)

Yine Beyhakî aynı yerde şu hadise yer vermektedir:

“Muhammed’in (a.s.m.) Ashabının ihtilâfı Allah’ın kulları için bir rahmettir.”

Aynı meâldeki hadisin varlığını, Taberânî, Deylemî, Ebû Naîm, ez-Zerkeşi, İbni Hacer gibi hadis âlimleri de belirtirler. Büyük hadis âlimi Hattabî ise şöyle der:

“Bu hadis-i şerife iki kişi itirazda bulunmuştur. Birisi deli, öbürü de dinsizdir. Bunlar el-Musilî ile Câhiz’dir. Bunlar şöyle diyorlar: ‘Eğer ihtilâf rahmet olsaydı, ittifak azap olurdu.”

Bunun bir saçmalıktan ibaret olduğunu belirten Hattabi “ihtilâf”ı şöyle anlatır:

“İhtilâf üç çeşittir. Birincisi ve ikincisi Allah’ın zat ve sıfatındaki ihtilâftır ki, birisi küfür, diğeri bid’attir. Bir de vecihleri bulunan fıkha ait fer’i meselelerdeki ihtilâftır. İşte buradaki ihtilâf ümmet için rahmettir.”

Ömer bin Abdülaziz ise şöyle der:

“Ashab-ı Kiram ihtilâf etmemiştir.’ sözü hiç hoşuma gitmiyor. Şayet onlar ihtilâf etmeseydi hiçbir meselede ruhsat çıkmazdı.”

İmam Nevevî ise, Sahih-i Müslim şerhinde, bir vesileyle ihtilaf konusuna değinir ve bu hususa şu izahı getirir:

“Bir şeyin rahmet olması, onun zıddının azap olmasını gerektirmez. Bu hadiste de böyle bir şey yersizdir. Bunu ancak cahiller veya bilmez görünenler söyler. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

‘Rahat edesiniz diye geceyi sizin için yaratması Onun rahmetindedir.’

Geceye ‘rahmet’ denmiştir, bundan gündüzün azap olması manası çıkmaz.” (bk. Şerhu Müslim, 11/91-92; Aclunî, a.y)

Yine bazı âlimler, “Ümmetim dalâlet üzerinde toplanmaz.” hadisini zikrederek, “Bundan ümmetin ihtilâfının rahmet olmadığı manası anlaşılmamalı” derler.

Hadisteki ihtilâftan hangi mananın kasdedildiği hususunda da âlimler şöyle derler:

“Buradaki ihtilâftan murad, dinin asıl meselelerindeki ihtilâf olmayıp, fer’î meselelerdeki ihtilâftır. Çünkü dinin asıllarındaki ihtilâf dalâlettir (Kadı İyaz, Sübki). Bu meseledeki ihtilâftan maksat, ümmetin sanat, makam, mevki ve mertebelerindeki ihtilâftır. Bu da ümmet için rahmettir. Çünkü farklı sanatların bulunması herkese faydalıdır. (İmam Harameyn).”

Hadis âlimlerinin bu husustaki birleştikleri nokta fer’î meselelerdeki ihtilâftır. Bunun da adı ictihaddır. Müctehidlerin ise dinin asıllarında değil de, fer’î meselelerdeki ihtilâflarından, yani farklı ictihadda bulunmalarından mezhepler meydana gelmiştir. Mezheplerin farklı farklı olması da Müslümanlar için bir rahmet olmuştur. Çünkü her Müslüman, kendi şartlarına göre bir mezhebi taklit ederek amel ve ibadetini yapmıştır.

Müctehidler bir meselede ihtilâfa düşseler, isâbet edenler iki sevap alırken, yanılmış olanlar bir sevap alırlar. Dinî meseledeki doğruyu ararken yanılmaları dahi onlara bir günah kazandırmamakta, sevap kazandırmaktadır. Bu meseledeki daha geniş izahı Feyzü’l-Kadir’in birinci cildinin 210-212 sayfalarına bakılabilir.

“Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” meâlindeki hadis-i şerif, “hakka hizmetteki ihtilâf, farklı görüş beyanı, değişik yorumlarda bulunma” tarzında anlaşıldığında mevzu biraz daha umumileşmektedir. Çünkü Müslümanlar aynı esas ve gerçeklere inanmakla beraber her fert müstakil bir şahsiyet ve düşünce yapısına sahiptir. Bunun için de hâdiseleri değerlendirirken farklı açılardan yaklaşılabilir, yorumlanabilir.

Müslümanlar meselelerini istişare yoluyla halledeceklerine göre, herkes samimi bir şekilde fikirlerini açıklar, bilgisi ve ihtisası dahilinde görüşlerini beyan eder. İşte bu yönüyle ihtilâf maddî ve mânevî inkişafın kaynağı olur. Bediüzzaman bu hadis-i şerifi "Mektubat" isimli eserinde izah ederken, meseleyi üç suâl, üç cevap çerçevesinde ele almakta ve misallerle anlatmaktadır. Bu izahı özetleyerek verelim:

Suâl ve cevap şöyle:

- Hadiste, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” denilmiş. İhtilâf ise tarafgirlik gerektirir. Bu nasıl rahmet olur?

Hadiste ifade edilen “ihtilâf” müsbet olanıdır. Hakka hizmette bulunan, İslâmî hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışan kimseler belli ölçülerde fikir alış-verişinde bulunacaklardır. Fakat bu arada herkes mesleğinin ve hizmet tarzının tamir ve revacına çalışmalıdır. Başkasının fikir ve hizmetini tahrip ve iptal etmeye değil, tamamlanmasına ve ıslâhına gayret etmelidir. Bu müsbet tarafı. Menfî ihtilâf ise, kin, haset ve düşmanca hisler besleyerek birbirlerinin tahribine çalışırlar. Hadis, bunu reddetmektedir. Çünkü birbirleriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.

İkinci suâl: Tarafgirlik hastalığı mazlum halkı zâlim kimselerin şerrinden kurtarır. Çünkü bir kasabanın ileri gelenleri birleşseler mazlum halkı ezerler. Şayet taraftarlık olsa mazlumlar bir tarafa iltica ederek kendilerini kurtarırlar.

Bu mesele de şöyle izah ediliyor:

Şayet tarafgirlik hak nâmına olsa, bu durum haklı ve mazlumlara bir melce, sığınak olabilir. Halbuki şimdiki garaz dolu ve nefis hesabına yapılan taraftarlık haklılara değil, haksızlara sığınak olmuştur. Onların dayanacakları nokta şekline girmiştir. Çünkü bu çeşit insanların yanına şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftar olsa, ona rahmet okur. Eğer karşı tarafa melek gibi bir adam gelse, ona lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterir.Dolayısıyla bu çeşit ihtilafta rahmet olmadığı gibi, müsbet manada bir neticeye varılmaz.

Üçüncü mesele de şöyle:

Hakikat hesabına yapılan fikrî tartışmalarda maksat ve esasta birleşilmekle beraber, vesilelerde ihtilaf edilir, farklı düşünülür. Bu tartışma, gerçeklerin her köşesini açığa çıkardığı gibi, hakka ve hakikate de hizmet eder. Fakat tarafgir bir şekilde ve garaz dolu firavunlaşmış nefis hesabına ve kendini beğenerek yapılan fikrî bir tartışmadan hakikat parıltıları değil, belki fitne ateşleri çıkar. Çünkü bu tarz fikrî bir tartışmaya giren kimselerin fikirlerinin aynı noktada birleşmesi mümkün değildir. Çünkü hak namına yapılmadığı için, tartışmalar aşırı bir hal alır, sonsuza kadar devam edip gider. Tedavisi mümkün olmayan çatlaklara, yaralara sebep olur. Çünkü maksatta ittifak edilmemiştir.

Özetleyerek verdiğimiz bu izahlardan sonra Bediüzzaman bu hususta bütün mü’minlere şu ikazı yapar:

“Ey ehl-i îman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, [Mü’minler ancak kardeştir, meâlindeki âyet-i kerimenin] kal’a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassün ediniz [sığınınız]. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken iki çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda (terazide) iki dağ biribirine karşı müvazenede bulunsa [tartılsa] bir küçük taş müvazenelerini bozup onlarla oynayabilir, birini yukarı, birini aşağı indirir."

"“İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumet-kârâne [düşmanca] tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alakanız varsa, [Mü’minin mü’mine münasebeti, taşları birbirine destek olan sarsılmaz bir bina gibidir.] mealindeki hadiste belirtilen düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız. Şefâlet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden [dünyada sefaletten ve âhirette azaptan] kurtulunuz.” (Mektubat.s. 247-249)

Bu kadar izahtan ve açıklamalardan sonra artık bu hadise “mevzudur, uydurmadır” deyip geçmek, bilgisizlikten başka bir şey olmasa gerekir. Zaten hiçbir hadis âlimi de bu hadise “mevzu” dememiştir. Hakkında şüphe edilen hadislere nasıl bakmamız gerektiği hususunda Bediüzzaman’ın Sözler isimli eserinin “Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal”ında işlenen “On İki Aslı” gözden geçirmekte büyük fayda vardır.

Yusufcuk Böceği Ne Anlama Gelir? Peygamberimizin Ceaferüt Tayyara “Tayyar” veya “Zülcanaheyn” yani Çift Kanatlı Lakabını Verme Hadisesi



Yusufcuk Böceği Kolyesi Ne Anlama Gelir?

Libella-Dragonfly-Yusufcuk Böceği

Tek Sevgili Tek Alah lılık Simgesi TEK TANRILI LIK "1/5" yani 5. Mü'min Cafer

Mikail in yani Sivrisineğin Kardeşi
(Züleyhan ın Yusufdan öncesi önemli değil önemli olan Yusufdan Sonrası ve Sadakat ve Yusuf Soyu Temiz Soy Pak soy Öz Soy)
(Hz. Ömerin müslüman olmadanki Hayati Önemli degil önemli olan ondan sonrasi)

"Ettaibu minezzenbi kemenlla zenbeleh"

Tövbeyi bir daha bozmamak önemli olan

YUSUFCUK KOLYE ANLAMI ?

Hemen hemen her dönemin modasına uyan, her kombine rahatlıkla ayak uydurabilen kolye modeli olarak yusufçuk kolyeleri örnek olarak gösterebiliriz. Yusufcuk kolyenin anlamı nedir ? yusufçuk ne anlama geliyor? Yusufcuk kolye neyi simgeliyor gibi sorularla yaptığımız iş doğrultusunda cok karşılasıyoruz. Bu sorularla karşılaşmamızın olağan bir durum olmasının sebebi daha öncede belirttiğim gibi modası hiç mi hiç geçmiyor olması.

İlk olarak sizlere yusufcuk Böceği hakkında biraz bilgi vermek istiyoruz.

Yusufcuk böceği yani diğer adıyla Helikopter Böceği yaklaşık olarak 500 civarında bilinen türü olduğunu söylemek isteriz. Bu canlıların ortalama yaşam süreleri 5 ile 7 yıl arasında değişmektedir. Yusufcuklar tek eşlidirler. Dişi yusufcuklar çiftleştikten sonra erkek olan yusufcuğun kafası ile beslenirler. Erkek olan yusufcuklar hayatları boyunca sadece 1 defa çiftleşebilirler.

İşte bu yüzden yusufcuk kolyenin yüklendiği anlam asıl olarak Sadakattir. Erkek yusufcuk öleceğini bildiği halde dişi yusufcuk ile çiftleşiyor bu davranıştan dolayı yusufçuk figürünün yüklendiği anlam genişliyor, Yusufcuk kolye Aşkın sonsuzluğunu, tek eşliliği simgeler.

İnanışa göre üzerinde yusufcuk simgesi taşıyan kişilerde kıskanma, sadakat ve mutluluğun artar. Sizde sevdiğiniz kadına alabileceğiniz anlamlı hediyeler arasına yusufcuk simgeli takıları ekleyebilirsiniz. Unutmamanız gereken bir dipnot olarak, istisnasız her kadın size anlamını bilmediğini söylese bile yusufcuğun ne anlama geldiğini bilmektedir.

Peygamberimizin Ceaferüt Tayyara "Tayyar" veya "Zülcanaheyn" yani Çift Kanatlı Lakabını Verme Hadisesi

Hicretin sekizinci senesinin başlarında Peygamberimiz Kuzey Arabistandaki Bizanslılarla savaşmak için bir ordu hazırladı. Ordunun ba­şına Zeyd İbn-î Harîse'yi getirdi ve Hz Muhammed şöyle Tenbihedi:

"Eğer Zeyd öldürülür veya yaralanırsa, Cafer İbni Ebî Talib komutayı alsın, şayet Cafer de öldürülür veya yaralanırsa bu defa komutayı Abdullah İbni Ravaha alsın. Abdullah İbni Ravaha da öldü­rülür veya yaralanırsa Müslümanlar kendilerine birini komutan olarak seçsin."

(İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları, 4/405-420)
   

Halbuki sancak bir bez parçasıi, onu yere düşürmemek ne demekdir siz bilirmisiniz, Bir peygamber bunu bizzat ikaz etmiş se, bu gün bu densiz k. cocuklarının yaptığıi, peygamberi tanımamak tan başka nedir, sancak bayrak bir peygamberin, bir milletin namusu şanı şerefidir. Yere düşürülmez düşman dahi olsa onun sancağının çiğnenmesine izin verilmez.
Ve sefere giderler ve

Müslümanlar Mûte'ye varınca "Müte" Ürdün'de bir köydür. Oraya varınca gör­düler ki Bizanslılar onlara karşı yüz bin kişi hazırlamışlar. Ayrıca onları Lahm Cüzam, Kuzaa ve başka Hristiyan Araplardan yüz bin kişi des­tekliyordu.

Müslüman ordusu ise üç bin kişiydi...

Cafer Ibni Ebi Talib hemen doru renkli kısrağının sırtından yere atlayıp kendisinden sonra düşmanlar faydalanmasın diye kılıcıyla ayaklarını kesti. Sancağı alıp Bizans saflarına daldı. Bir taraftan da şu şiiri okuyordu:

"Cennet ne güzeldir. Ona yaklaşmak hoş ve onun içecekleri soğuktur. O'nlara azab yaklaşmıştır. Onlar kafirdirler. öyleyse karşılaştığım zaman onlarla dövüşmek bana şarttır."

Olan olur sancagi ilk tutan şehitlige erer, ondan diğer ashab alır, o da şehit olur, ve hemen cafer efendimiz sancağı alir,

Kılıcıyla düşman saflarında devamlı dolaşıp saldırılarda bulunu­yordu. Nihayet ona sağ elini koparan bir darbe isabet etti. Sancağı sol eliyle tuttu. Çok geçmedi, solunu da koparan başka bir darbe isa­bet etti. Sancağı göğsüyle ve pazılarıyla tuttu. Biraz sonra da bir üçün­cü darbe onu ikiye böldü. Sancağı ondan Abdullah İbni Ravaha aldı, arkadaşına kavuşuncaya kadar o da devamlı dövüştü.

Ve peygamber mescid de olayı bizzat oradaymış gibi anlatmaktadır, ve der o şehit oldu öbürü aldı, o da şehit oldu, şimdi cafer aldı sancağı diye olayı anlatır. ve Cafer efendimiz sancağı teslim edince kafir onu şehit eder. Ve iki tane melek görür peygamberimiz ve Caferi iki yanından tutup cennete uçururlar. Peygamber buyurur Ceferin iki kanatı daha oldu caferüt TAYYAR OLDU. iKi KOPAN KOLU YERiNE CENABI MEVLAA ONA iKi MELEĞi KANAT OLARAK VERDi VE ONU CENNETE UÇURVERDiLER BUYURUR. ve Caferin ismi Caferüttayyar Kanatlı Uçan Cafer veya "Zülcenaheyn" iki kanatlı olaraktan anılır ondan sonra. Ey Aziz Türk Millelti incitme ki incinmeyesin, hiç bir milletin devletin bayrağına, hor gören gözlerle bakma, bakan zaten piç kurusudur.
Allahı da bilmeyen, peygamberi de, ve onun yüce ahlakınıda tanımayan ahmak sürüsüdür. Eğer bu gün sen bayrağına devletine milletine sahip çıkmazsan, Yarin O peygamber de, atalarında Caferüt Tayyar efendimizde davacı olur. Bugünlere müslümanlık Caferin kollarını da feda ederek geldi, sen nasıl sahip çıkmazsın ey Aziz Türk Milleti. Bu islam bize, bu devlet bize binlerce şehidin kanıyla devroldu, ataların kanlarıyla devroldu, kimi kolunu verdi, kimi bacağını, kimde canını, yazıklar olsun sahip çıkmayan ahmak kpklre. Her Devletin ki nerdeyse böyle aynı incitme ki incinmeyesin....

Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi Sonu

Schrems, 26.06.2020 Cuma

Kişinin câriyesinden çocuk sahibi olması




Kişinin câriyesinden çocuk sahibi olması

Sözlükte “bir erkeğin çocuk sahibi olmak istemesi, bir kadını hamile bırakması” mânasına gelen istîlâd, fıkıh terimi olarak kişinin câriyesini hamile bırakmasıyla başlayan ve câriyenin hürriyete kavuşmasıyla sonuçlanan hukukî süreci ifade eder. Efendisi tarafından hamile bırakılan câriyeye “ümmüveled” denir.

İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde savaş esirlerinin köleleştirilmesi yaygın bir uygulamaydı. İslâm dini, bütün insanların özgür olduğu kölesiz ve efendisiz bir toplumu hedeflemekle birlikte o günkü sosyal bünye açısından ve milletlerarası şartlarda bu kurumu tek taraflı olarak kaldırmak imkânı bulunmadığından buna yönelik bir statü değişikliği yapmak yerine beşerî ilişkilere hâkim olmasını istediği ahlâkî ve insanî esaslara ağırlık vermiş, kölelere mümkün olabilecek en insanî muamelenin yapılması yönünde kurallar getirmiştir (bk. ESİR; KÖLE). Bu çerçevede kadın kölelerle başka kişilerin ancak nikâh akdiyle, efendilerinin ise birtakım hukukî sonuçlar doğuracak şekilde cinsel ilişki kurabilecekleri hükme bağlanmış, bu konuda keyfîlik ve istismarın önü alınmak istenmiştir. Kur’an’da, kişilerin nikâhlı eşleri gibi sahip oldukları câriyeleriyle de ilişkide bulunmalarının meşrû olduğu belirtilir (en-Nisâ 4/3, 24, 25; el-Müminûn 23/6; el-Meâric 70/30). Sünnette ve sahâbe uygulamasında da bu konuda ileride ayrıntılı biçimde gelişecek olan fıkıh nazariyatına kaynak teşkil edecek yeterince malzeme mevcuttur. Doğu Roma İmparatorluğu’nun Mısır valisi Mukavkıs tarafından Hz. Peygamber’e gönderilen hediyeler arasında bulunan Kıptî asıllı câriye Mâriye’den Resûlullah’ın oğlu İbrâhim’in dünyaya gelmiş olması, bunun üzerine Resûl-i Ekrem’in, “Oğlu onu âzat etmiştir” (İbn Mâce, “ʿItḳ”, 2), başka bir rivayette de, “Efendisinden çocuk dünyaya getiren her câriye efendisinin ölümünden sonra hür olur” (el-Muvaṭṭaʾ, “ʿItḳ”, 6; Abdullah b. Yûsuf ez-Zeylaî, III, 287) demesi, Hz. Ömer’in ve sahâbeden bazılarının ümmüveledlerinin bulunması, efendilerin câriyeden doğan çocukları ve bunların anneleri hakkındaki görüşlere esas teşkil etmiştir. Tâbiîn ulemâsından Zeynelâbidîn b. Hüseyin b. Ali, Kāsım b. Muhammed b. Ebû Bekir, Sâlim b. Abdullah b. Ömer gibi tanınmış kişilerin annelerinin ümmüveled olmasının câriyelerden çocuk edinme temayülünde artış sağladığı ifade edilmektedir (Mv.F, IV, 165).

İslâm’dan önceki Arap toplumunda efendilerinden çocuk dünyaya getiren câriyelerin ümmüveled adıyla diğer câriyelerden farklı bir statü kazandıklarına, efendilerinin ölümünden sonra da hürriyetlerine kavuştuklarına dair bir bilgi mevcut değildir. Bu statüyü kazanan câriyelerin ileride hürriyetlerinin kaybına sebep olacak satılma, hibe edilme, vasiyet olarak bırakılma gibi bir tasarrufa engel olunmasına dair görüş ve uygulamaların Hz. Peygamber’in irşadıyla başladığını kabul etmek gerekir.

Klasik fıkıh kitaplarındaki bilgilere göre câriye efendisinden çocuk dünyaya getirmekle ümmüveled statüsü kazanır. Nesep iddia ve ikrarı istîlâdın rüknü olup efendinin doğumdan önce câriyenin kendisinden hamile kaldığını kabulü ile de istîlâd gerçekleşebilir. İhtilâflı durumlarda câriyenin özgürlüğü yönünde yorum yapıldığından câriyenin düşük yapması halinde çocuğun organlarının kısmen de olsa teşekkül etmiş olması istîlâdın geçerliliği için yeterli kabul edilmiştir. Câriyesiyle ilişkide bulunduğunu kabul eden efendinin düşük veya doğum halinde çocuğun kendisine ait olduğunu ayrıca kabul etmesine gerek kalmaksızın nesep sabit olur. Çocuk hür, annesi de ümmüveled statüsü kazanır. Çoğunluğun aksine Hanefîler’e göre ise efendinin câriyesiyle ilişkide bulunduğunu ikrar etmesi yeterli olmayıp düşen veya doğan çocuğun ya da hamlin kendisinden olduğunu ayrıca kabullenmesi gerekir. Hanefî kaynaklarında bu şart, neslin devamını sağlamada câriyelerin eş olarak seçilmelerinin prensip olmaması mantığıyla açıklanmaktadır.

Efendi, câriyesinin dünyaya getirdiği çocuğun kendisinden olduğunu kabul ettikten sonra artık bundan vazgeçemez. Zira çocuğun nesebi sabit ve hürriyeti kabul edilmiş olduğu gibi câriye için de efendisinin ölümünden sonra hürriyete kavuşma imkânı doğmuştur. İkrarla doğan hakların inkârla ortadan kaldırılmasına imkân verilmemiştir. Efendisinin izniyle evlendiği kimseden çocuk sahibi olan câriye ise ümmüveled statüsü kazanamaz. Ancak kocası tarafından satın alınırsa nikâh bağı geçersiz ve câriyelik hükmü sabit olur. Bu durumda Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ister hamile iken ister doğumdan sonra satın alınsın istîlâd yine gerçekleşmezken Ebû Hanîfe’ye göre her iki durumda kadın ümmüveled statüsü kazanır. Ahmed b. Hanbel’den de böyle bir rivayet nakledilmiştir. Mâlikîler ise hamile iken alınması durumunda istîlâdın gerçekleşeceğini belirtirler.

Ümmüveled olan câriyenin hürriyet hakkının korunması için onun başkasına satılması, mülkiyeti nakledici herhangi bir tasarrufa konu edilmesi câiz görülmemiş, efendinin ölümüyle doğrudan hürriyetine kavuşacağı bildirilmiştir. Ümmüveled olduktan sonra başkasıyla evlenen câriyenin o kişiden olan çocukları da anneleri gibi efendisinin ölümünden sonra hürriyete kavuşur. Hukukun naslarda yer alan genel dinî ve ahlâkî ilkelere göre daha kuralcı ve sosyal realiteye bağımlı olmasının tabii sonucu olarak klasik dönem fakihlerinin karşılaştıkları fıkhî meselelerde genel bir tavır olarak köle ve câriyelerin hürriyete kavuşması yönünde yorum geliştirdikleri, ancak dönemlerinde mevcut sosyal yapıyı ve o zeminde meşruiyet taşıyan hakları da göz ardı etmedikleri, doktrindeki farklı görüşlerin bu iki yönden birine ağırlık vermekten kaynaklandığı görülür. İstîlâd gibi tarihsel bağlamla sıkı ilişkisi bulunan konularda bu tereddüt daha yoğun biçimde yaşanmıştır. Nitekim ümmüveled statüsü kazanan câriyenin bir yönden mülkiyete konu bir mal, diğer yönden efendisinden çocuk dünyaya getiren bir anne olması sebebiyle klasik fıkıh literatüründe mülkiyet ve nesep haklarının içiçe girdiği ve birbiriyle çatıştığı veya babalık iddiasının ispatının zorlaştığı değişik ihtimaller ve örnek olaylar üzerinde ayrıntılı biçimde durulmuş, dönemin bilgi ve tecrübe birikimi ışığında bazı çözüm yolları gündeme gelmiştir.

BİBLİYOGRAFYA
el-Muvaṭṭaʾ, “ʿItḳ”, 6; Buhârî, “Nikâḥ”, 96; Müslim, “Ṭalâḳ”, 26, 27, 38; Ebû Dâvûd, “ʿItḳ”, 2, 7; İbn Mâce, “ʿItḳ”, 2, 5, “Nikâḥ”, 30; Tirmizî, “Aḥkâm”, 28, “Nikâḥ”, 39; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid (trc. Ahmed Meylani), İstanbul, ts. (Beyan Yayınları), IV, 215; Mergīnânî, el-Hidâye, Kahire 1356/1937, II, 51; Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî, el-İḫtiyâr li-taʿlîli’l-Muḫtâr, [baskı yeri ve tarihi yok], IV, 30-34; Abdullah b. Yûsuf ez-Zeylaî, Naṣbü’r-râye, Beyrut 1393/1973, III, 287; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, IV, 538; Bilmen, Kamus, IV, 31-44; “İstîlâd”, Mv.F, IV, 164-169.